Kürsü

Ehl-i Beyt sevgisi nasıl ifade edilmelidir?

Hazreti Hüseyin Efendimiz kendi ahfadı ile Kerbela’da şehid edilmiştir. O günü vesile sayarak bir araya geliriz.

Oruç tutarız, iftar yaparız, aşure ikram eder, insanların gönüllerini alırız. Alevi-Sünni insanları bir araya getirerek bir masanın etrafında bir halka teşkil etmelerini sağlarız. Bütün bunların yanında o toplanmalarda, o zatın faziletlerini, civanmertliğini, enginliğini, derinliğini, bir yönü ile Ehl-i Beyt’in ikinci derecede babası olmasını, ondan sonra gelen imamlar silsilesini, onların Allah’a yakınlığını, Efendimiz’in teveccühünü anlatırız. Yoksa bir vefatı müteakiben oturup ağıt kesmenin, dövünmenin bir sevabı yoktur. Bunlar aynı zamanda kadere taş atmak demektir. Takdir-i ilahiden şikâyet etme demektir. O zatlar kaderlerine razı olarak ruhlarının ufkuna yürümüşlerdir. Esas olan, oturup orada onların faziletlerini müzakere etme, onlarla bütünleşme yolları aramadır. Güzel şeyler konuşma, onları kendi içimizde duyma, onlar gibi olmaya çalışma, onların o imrendirici hallerini canlandırarak insanlarda bir imrenme hissi uyarmak çok önemlidir.

Ehl-i beyti anma yerine kalkıp başkalarına sövmek, bu sövmeyi yaygınlaştırmak, bir kesimi, bir zümreyi karalamak sevap kazandırmaz insana. Hazreti Hamza’nın, Hazreti Hasan’ın, Hazreti Ali’nin veya Hazreti Hüseyin’in bizim duamıza, istiğfarımıza ihtiyaçları yoktur. Onlar şehitliğin de üstünde bir mertebe kazanmış, zü’l-cenaheyn olarak semanın enginliklerine açılmış yüce ruhlardır. Bizim onlar için arkadan yaptığımız şeylere, ağlayıp dövünmelere onlar baktıkları zaman ihtimal gülüyorlardır. Bizim ne duamıza ne Yasin’imize ne Fatiha’mıza ihtiyacı yoktur onların. Ama her şeye rağmen civanmertliğin ve vefanın gereği, “Allah’ım onların şefaat alanlarını genişlet; alakalarımızı devam ettirdiğimizi onlara duyur.” diye dua etmek lazımdır. Bu vesileyle onlar da ümit ederiz ki öbür tarafta elimizden tutar “Bu vefalılar bizi dünyada hep yâd ediyorlardı” derler; geçilmesi çok zor olan köprülerden geçmemize vesile olurlar.

Sövmenin sevabı yoktur

Evet, Seyyidina Hz. Ali için, Seyyidina Hz. Hasan için, Seyyidina Hz. Hüseyin için ille de bir şey denecekse ben bunu derim. Onlar için Mevlit okurum. Derim ki: “Allah’ın benim mevlidime onların ihtiyacı yoktu, onların benim hatmime de ihtiyacı yoktu. Fakat münasebetimi ifade etmek istiyorum ben. Onların bana teveccühüne çağrıda bulunuyorum. Bir duada bulunuyorum. Kapı kulunuz, halaikiniz, kıtmîriniz sizi hiç unutmadı. O ciğersûz hadiseleri hep yâd ettikçe ‘Allah derecenizi yükseltsin. Allah sizi firdevs ile sevindirsin’ diyor. Onun bu deyişleri sizin kemalât-ı insaniyenize hiçbir katkıda bulunmaz. Fakat o size kendisini tanıttırmak istiyor. Şefaat daireniz içine lütfen onu da alın, kabul edin” duygusuyla, onlar için yapacağımız iyiliklerde mülahazamız tamamen bu olmalıdır.

Onlara onu yapan hangi milletin içinden çıkmışsa kalkıp ona sövmenin saymanın hiçbir sevabı yoktur. Ne diye ağzımızı, dilimizi, gözümüzü başkalarına sövmekle kirletelim. Keşke senin için önünde olsaydım orada. Bir kısım kendini bilmeyen densiz Emevîlerin sana karşı yaptığı kötülüğün, bir kısım Kûfelilerin, Perslerin vefasızlığı karşısında, orada senin önünde olsaydım. Hz. Cafer gibi kolumu kanadımı budasalardı, Mus’ab gibi “bu kol” deyip bir darbe oraya indirselerdi. Bir de öbür koluma bir darbe indirselerdi bir de kelleme bir darbe indirselerdi. Ve seni orada sıyanet etmeye muvaffak olsaydım. Aklımdan geçen şeyler bunlardır.

İtikad açısından da yanlışlara düşmemek lazımdır. İsrailoğullarının bazıları, Hz. Üzeyir hakkında -hâşâ- “Allah, içine girdi, hulul etti, tecessüm etti” demesi gibi bir hataya düşmüşlerdir. Hıristiyanlar da aynı şekilde Hz. İsa’ya ulûhiyet isnadında bulunuyorlar. Geçenlerde bir televizyonda birinin konuşmasına şahit oldum. Sözüm ona Hz. Ali’ye sevgisini ifade etme adına “Ali evvel, Ali âhir, Ali zâhir, Ali bâtın.” Bu sıfatlarla muttasıf sadece Allah’tır. Meseleyi bu kalıp içinde ele aldığınız zaman kendiniz dalalete düşmeniz yanında başkasında da tepki uyarırsınız. Meseleyi bu mülahazaya bağlarsanız, Hz. Ali’nin mübarek ruhunu da, ehlibeytin ruhunu da rencide edersiniz. Hz. Ali’nin kıymet-i harbiyesini ifade etmede kusur etmemek, konumuna saygıda bulunmak lazımdır. Fakat diğer taraftan da hâşâ ve kella onu ulûhiyet tahtına oturttuğunuz, hatta Efendimiz’den de büyük gösterdiğiniz takdirde çizgiden çıkmış olursunuz.

Kine nefrete bağlı kimlik olmaz

Bu tür meselelerde kine nefrete bağlı bir kimlik inşası yanlışlığına girmemek lazımdır. Evet, birileri çok büyük bir yanlış yaptılar. Hesaplarını da ötede vereceklerdir. Tarihi tekerrürler devri daimi içinde bu hadiselerin çok benzerleri vardır. Onlara bakarak biz de aynı hataları yapmayalım. Onlar kendi günlerini, ahiretlerini, talihlerini kararttılar biz de kendi eyyamımızı karatmayalım. İnsanız, öfkemiz, hiddetimiz, şiddetimiz, nefretimiz olabilir, fakat iradenin hakkını vererek onları bastırmalı, su yüzüne çıkmasına meydan vermemeliyiz. Sövüp sayma hiçbir zaman sevap değildir ve insan için de fazilet ifade etmez. Ne Kur’an’da ne Sünnet-i sahihada bu türlü şeylerin ibadet olduğuna dair yarım kelimelik bir şey yoktur. Seyyidina Hz. Zekeriya’yı testere ile biçen insanlara sövmenin ibadet olduğuna dair hiçbir kitapta bir şey gösterilemez. Hz. Yahya’yı şehit edenlere, ruhunun ufkuna yürümesine köprü kuranlara sövüp saymak ibadet değildir. “Allah belanızı versin. Allah sizi de kaydırsın, cehenneme yuvarlanın.” demenin ibadet olduğuna dair ne dinde ne de bir yönüyle aklı başında sosyologların, tarihçilerin beyanları içerisinde bir tek kelime bir şey bulmak mümkün değildir.

Şimdi siz kalkarsanız sahabe-i kiram içinde bazılarına, bu bir ibadetmiş gibi belli günler tertip eder onlara sövüp sayarsanız hiç bir şey kazanamazsınız. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Hamza’yı canından artık severdi. Bir iki insanın arkasından ciddi ağlamıştır. Çocuğuna gözleri dolmuş, çok vefalı gördüğü Ensar’dan Osman İbn-i Maznun’a ağlamıştır. Fakat Hz. Hamza’nın şehadeti onu çok sarsmıştır. Ama hiçbir zaman ne o şehadete sebebiyet veren Hind’e ne de Seyyidina Hz. Hamza’nın bağrına mızrağını saplayan Vahşi’ye karşı içinde kin ve nefret duymamıştır.

Efendimiz’in ümmetiyiz

Kendisine kötülük yapan, 13 sene içtiği suyu, yediği yemeği haram kılan ve bulunduğu yerde kendisine yaşama hak ve imkânları tanımayan insanlar bir gün onu doğrudan doğruya evinde katline ferman biçmişlerdi. Ellerinde mızraklar, kılıçlarla onun hücre-i saadetinden hane-i saadetine girdiler. Şah-ı Merdân, Haydâr-ı Kerrar Dâmad-ı Nebî, Efendimiz’in yatağına girip kendini feda etmişti. Kendisine bunca kötülük yapan, canına kast eden, yurdundan yuvasından çıkaranları Mekke’nin fethi esnasında “Gidin hepiniz serbestsiniz” buyurarak affetmişti. “Bugün size kınama yok; ayıplayamam ben sizi” demiş kalpleri yumuşatmıştı. Onlara nâ sezâ nâ becâ hiçbir şey demiyor. Hatta bunu bana yaptınız, şunu bana yaptınız, demek suretiyle pişman olmuş huzuruna gelmiş insanları mahcup etmemek için farklı bir civanmertlik sergiliyor. “Bir şey yok bunda, Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” diyor. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun tavrı budur.

Bu elim hadise karşısında acı duymamamız mümkün değildir. Mesela Muharrem ayında “Bugün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar. / Bugün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı revan ağlar.” beyti Avlar imamının dilinden düşmezdi. Alvar İmamı, Sadât’tan ve aynı zamanda Ehl-i Beyt’tir. Bu hep onun dergâhında okunurdu ve o hep ağlardı. Biz bunları o dergâhlarda duyarak neşet ettik. Oralarda ciddi hüzün duyulurdu. Fakat mukabeleyi bil’misil kiniyle, nefretiyle, mukabelede bulunulmazdı.

Milletimiz inandığı şeye yürekten bağlıdır

Seyyidina Hz. Hüseyin, evc-i kemalâtta bir insandır. Bizim hiçbir zaman yükselemeyeceğimiz ufuklarda pervaz ediyordur. Fakat şahadet ona ayrı bir derinlik kazandırmıştır. O’nun katili kendi hayatını mahvetmiştir. Şimdi o katile sövüp saymak mı, haline acımak mı gerek? Şimir’i, Lü’lü’ü, İbni Mülcem’i öbür âlemde cayır cayır cehennemde yanarken, rahmetten ebedi mahrumiyeti yaşarken göreceksiniz. Böyle olunca bence bu kini, öfkeyi tevarüs ederek günümüze bir kere daha bu işin filmini yaşamanın gereği yoktur. Bu sadece nefretleri, kinleri köpürtür. Ve bizi birer nefret, kin, gayz insanı haline getirir.

Anadolu insanı neye inanmışsa onda samimidir. Milletimizin Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Fatıma ve ehl-i beyt sevgisi Perslerden çok daha kuvvetli ve samimidir. Bu milletin genlerinde, karakterinde böyle bir samimiyet vardır. Biz her sabah ve akşam dualarımızda Hz. Ali’lerin, Hz. Hasan’ların, Hz. Hüseyin’lerin şefaatini talep ediyoruz: “Allâhümme edhılne’l-cennete meal ebrâr, bi şefâati nebiyyike’l-muhtar ve âlihi’l-ethâr ve ashâbihil ahyâr.. “O’nun tertemiz âl-i beyti hürmetine, bizi cennetine koy Allah’ım” diyoruz. Bizim akidemiz budur. Biz günde kaç defa onları yâd ediyoruz ancak, “Ali evvel bûd, Ali zâhir bûd, Ali bâtın bûd..” diyenler bir defa söylemiyordur bunları. Yalanı bırakalım. Pers telakkilerine arkamızı dönelim. İstikamet içinde olalım, itidal içinde meseleyi götürmeye çalışalım. Allah bizi yanlış şeylerden siyanet buyursun. Âmin.

  • Bizim akidemizde bir vefatı müteakiben oturup ağıt kesmenin, dövünmenin bir sevabı yoktur. Bunlar aynı zamanda kadere taş atmak ve takdir-i ilahiden şikâyet etmek demektir.
  • Sövüp sayma hiçbir zaman sevap değildir ve insan için de fazilet ifade etmez. Ne Kur’an’da ne sünnet-i sahihada bu türlü şeylerin ibadet olduğuna dair yarım kelimelik bir şey yoktur.
  • Kendisine onca kötülük yapan, canına kast eden, yurdundan yuvasından çıkaranlara bile Mekke’nin fethi esnasında “Gidin hepiniz serbestsiniz” buyurarak civanmertlik gösteren Nebîler Sultanı’nın ümmetiyiz.
  • Biz her sabah ve akşam dualarımızda Hz. Ali’lerin, Hz. Hasan’ların, Hz. Hüseyin’lerin şefaatini talep ediyoruz. “O’nun tertemiz âl-i beyti hürmetine, bizi cennetine koy Allah’ım” diyoruz. Bizim akidemiz budur.

Kaynak: Fethullah Gülen – 01 Aralık 2011

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu