<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kürsü arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/category/hocaefendi/kursu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/category/hocaefendi/kursu/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Jan 2022 17:35:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Kürsü arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/category/hocaefendi/kursu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bize Yapılanlar ve Yapmamız Gerekenler</title>
		<link>https://hizmetten.com/bize-yapilanlar-ve-yapmamiz-gerekenler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jan 2022 17:35:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[Kırık Testi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde yaşanan mezalim karşısında çoklarımız itibariyle aynı duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor, elem ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam ki, maruz kaldığımız bela ve musibetleri sabır&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bize-yapilanlar-ve-yapmamiz-gerekenler/">Bize Yapılanlar ve Yapmamız Gerekenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde yaşanan mezalim karşısında çoklarımız itibariyle aynı duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor, elem ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam ki, maruz kaldığımız bela ve musibetleri sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz takdirde, bu dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar ahirette bizim için önemli birer kazanç vesilesi olacaktır. Mezâlimi işleyenler açısından -İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle- mühlikât (insanı helâke sürükleyen şeyler) sayılan kötülükler, mazlum taraf adına münciyât (insanın kurtuluşuna vesile şeyler) olacaktır.</p>
<p>Tarih boyu çekenler ve çektirenler hiç eksik olmamıştır. Çektirenler, burada ya da ötede mutlaka kaybetmeye mahkûm, çekenler ise eğer yürüdükleri yol doğruysa, eninde sonunda muhakkak kazanan taraf olacaklardır. Hadiselerin sıcaklığı içinde ya da dünya hayatının zahirî hükümlerine göre nasıl görünürse görünsün, her zaman için zalim kaybeden taraftır. Öte yandan ve özellikle de yüksek idealler uğrunda mücadele veren, hak ve hakikat adına dimdik duran ve bundan ötürü türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz kalan kimselerin yaşadığı mazlûmiyet, mağduriyet ve mahkûmiyetler, onlar adına birer kazanç vesilesidir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarına baktığımızda, her devirde hemen hemen aynı hâdiselerin tekrar ettiğini görürüz. Âdet-i ilâhiye öteden beri hep böyle olagelmiştir. Allah’ın en seçkin kulları peygamberler, türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalmışlardır. -Yüz bin defa hâşâ- onlara bazen “sefih”, bazen “kâhin”, bazen “sihirbaz” denmiştir. Kimi vatanından sürülmüş, kimi taşlanmış, kimi ateşe atılmış, kimi testereyle ikiye biçilmiştir. Zamana, şartlara ve konjonktüre göre senaryolar ve figüranlar değişse de yapılan kötülükler ve kötülüğün felsefesi hiç değişmemiştir.</p>
<p>Sadece peygamberler değil, onların sadık temsilcileri de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Kur’ân’da anlatılan Ashab-ı Uhdûd’u düşünebilirsiniz. Uhdûd, hendek demektir. Dinlerinden dönmeleri istenen Ashab-ı Uhdûd, buna karşı çıkıp direndikleri için içi ateş dolu hendeklere atılmış ve bundan dolayı onlara böyle denmiştir. Sahabe-i kirama en can yakıcı, yürek dağlayıcı zulümler yapılmıştır. Değişen bir şey yoktur. Sadece farklı dönemlere göre zulmün keyfiyeti değişmiştir. Zalim hep zalimliğini yapmış, mazluma da çekmek düşmüştür. Kim bilir geleceğin tiranları Allah yolunda dimdik duran ve nam-ı celil-i ilâhînin bir bayrak halinde şehbal açması istikametinde her türlü zorluğu göğüsleyen adanmışlara daha neleri reva görecekler!</p>
<p>Kur’ân’da, özellikle şu iki âyette, iman edenlerin yaşamaları muhtemel türlü imtihanlara dikkat çekilmiştir:</p>
<p>أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ <em>“İnsanlar zannediyorlar mı ki, “iman ettik” demeleriyle yetinilecek ve imtihana tâbi tutulmayacaklar. Hiç şüpheleri olmasın, Biz onlardan öncekileri imtihanlara tâbi tuttuğumuz (gibi onları da sınayacağız) da Allah, iman iddiasında sadık olanlarla, sözü haline uymayanları birbirinden muhakkak ayıracaktır.”</em> (Ankebût sûresi, 29/2-3)</p>
<p>أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ <em>“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, peygamber ile yanındaki mü’minler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”</em> (Bakara sûresi, 2/214)</p>
<h3>İmtihanlar Karşısında Duruşumuz</h3>
<p>Âyetlerin açık manasına göre Allah, mü’minleri ağır imtihanlara tâbi tutmak suretiyle elmas ve kömürü birbirinden ayırıyor. Kimin zayıf karakterli, kimin güçlü olduğunu.. kimin Allah’la irtibatının sımsıkı olduğunu, kimin de işe kenarından köşesinden sahip çıktığını ortaya çıkarıyor. Her devirde böyle bir ayrışma olmuştur. Dökülenler dökülmüş, elenenler elenmiştir. Ama bazıları da dimdik durmuş, insan olmanın da mü’min olmanın da hakkını vermiştir. Eğer yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna inanmışsanız, yapmanız gereken budur.</p>
<p>İmtihanlar, çileler aynı zamanda insanı kuvvetlendirir, mahiyetine dercedilen kuvvelerin, istidatların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Rahatlık durumunda insan bir türlü ve tekdüze düşünüyorsa, zorluk zamanında o zorlukları aşmak için alternatif yollar araştırmaya, bunun için kendini zorlamaya, beynini zonklatmaya mecburdur. Bu da onda meknûz istidatların, mahiyetine yerleştirilmiş potansiyelin inkişaf etmesine, kabiliyetlerinin gelişmesine fırsatlar sunar. Hep söylediğimiz gibi, dertli insan, çoğu zaman dâhilerin aklının köşesinden geçmeyen orijinal fikirler bulur. Zira o, oturup kalkarken, yerken içerken, her halinde ve her zaman, içinde bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını, mevcut durumu nasıl değiştirip dönüştüreceğini düşünür, zihni bir lahza bu düşüncelerden hâlî kalmaz. Neticede de Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Yani dert, sıkıntı, ızdırap, bir yönüyle insanî potansiyelin inkişaf edip insanın insan-ı kâmil ufkuna ulaşması için çok önemli bir vesiledir.</p>
<p>İmtihanlar, Allah yolunda yürüyenler için değişmez bir realite olduğuna göre, yaşanan can sıkıcı hâdiseler karşısında bize düşen, dağınıklığa düşmemek, yapılan hakaretlere aldırmamak, zulüm ve baskılardan yılmamak ve her şeye rağmen doğru bilinen yolda yürümeye devam etmektir. Eğer bunlara takılıp kalır ve sürekli bunlarla meşgul olursanız enerjinizi boş yere tüketir, güç ve kuvvetinizi dağıtırsınız da asıl mükellefiyetlerinizi yerine getirecek enerjiniz kalmaz; vazife ve sorumluluklarınızı ihmal etmiş olursunuz. Bizler, aciz varlıklarız; gücümüz sınırlı. Aynı anda iki işi bile düzgün yapamayız. Bu sebeple, sahip olduğumuz potansiyeli en önemli işlere tahsis etmeli, onlar üzerinde yoğunlaşmalıyız. Mevcut şartlarda gaye-i hayalimiz ve yüce mefkûremiz için ne yapabileceğimizi düşünmeli, buna göre sağlam plan ve stratejiler üretmeli ve o istikamette yürümeliyiz.</p>
<p>Bu demek değildir ki yapılan zulümleri görmezden gelelim ve bunlar karşısında hiçbir şey yapmayalım. Bilâkis hukukun bize tanıdığı hakları sonuna kadar kullanır; haklarımızı müdafaa adına ne yapılması gerekiyorsa yaparız. Her alanda çalışan insanlar, kendi alanlarıyla ilgili ortaya konması gerekli performansı ortaya koyarlar. Fakat bunun ötesinde herkesin gerekli gereksiz her meseleyle ilgilenmesi, -bağışlayın- her havlayana bir taş atma gibi şeyler bizi dağınıklığa düşürür. Nöronlarımız bu kadar yükü taşıyamaz. Netice itibarıyla, yapacağımız güzel işlerde de üst üste fiyaskolar yaşarız.</p>
<p>Ne zaman ne yapılması gerektiğini tayin edebilmek çok önemlidir. Mü’min, akıllı insandır. Attığı her adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder. Boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmayı zaman israfı sayar. Aleyhine dönecek, zararı faydasından çok olacak işler yapmaz. Ağzından çıkan her sözle, yaptığı her hareketle, sahip olduğu yüce mefkûresine hizmet etmeye çalışır. Allah yolunda yaptığı hiçbir hizmeti küçük görmez. “Bununla ne olacak ki!” demez. Çünkü o bilir ki sonuçları yaratan ve amelleri semeredâr kılan Allah’tır. Allah diledikten sonra birleri bin yapar, damlaları deryaya dönüştürür.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-5160" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/11/fethullah-gulen-mefkure-insani-700x284.jpg" alt="" width="700" height="284" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/11/fethullah-gulen-mefkure-insani-700x284.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/11/fethullah-gulen-mefkure-insani-768x311.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/11/fethullah-gulen-mefkure-insani.jpg 950w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<h3>Yola Devam</h3>
<p>Bizim en önemli vasfımız ve en önemli dinamiğimiz, adanmışlık mülahazasıdır; yani yaşatma mülahazasıyla, yaşama duygusunu görmezlikten gelmedir. Biz yaşatmak için yaşarız. Başkalarına maddî-manevî el uzatmayı aslî vazifemiz biliriz. Bir taraftan, geçmişten tevarüs ettiğimiz değerler manzumesini muhtaç sinelere duyurmayı, diğer yandan da dünyanın değişik yerlerindeki perişan duruma düşmüş, ihmal edilmiş veya mağduriyet yaşayan insanların imdatlarına koşmayı en mühim vazife biliyoruz. Cehaletle, iftirakla ve fakirlikle dünya çapında mücadele etmenin önemine inanıyoruz. İnsanlık çapında yaşanan çatışma ve kavgaların önüne geçebilme adına barış adacıkları inşa etmeye, dalgakıranlar oluşturmaya çalışıyoruz. İnsanlığın her zamankinden daha çok diyaloğa, barışa, sevgiye muhtaç olduğunu düşünüyor ve bunu gerçekleştirebilme adına farklı vesileler arıyoruz. Bütün bunları hem dinimizin bir emri görüyor hem de insaniyetin bir gereği addediyoruz. Eğer yürüdüğümüz bu yolun doğruluğundan şüphemiz yoksa ne zulümler ne baskılar ne de işkenceler karşısında zerre kadar kendimizi salmamalı, gevşememeli, istikametimizi bozmamalı, inhiraf yaşamamalı, duruşumuzu değiştirmemeli ve ne pahasına olursa olsun yolumuza devam etmeliyiz.</p>
<p>Siz doğru bildiğiniz yolda yürürken birileri yolunuzu kesebilir, önünüze engeller çıkarabilir. Çağlayan ırmaklar gibi mutlaka bu engelleri aşmasını, kendinize yeni yollar bulmayı bilmelisiniz. Irmakların önünü ne taşlar ne kayalar ne de başka engeller kesebilir. Onlar, önlerine çıkan engellerin kiminin üstünden, kiminin altından, kiminin kenarından geçer, bazen o engeli de önüne katar götürür, olmadı kendine yeni yollar bulur ve bir şekilde denizlere kavuşurlar. Siz de önünüze çıkan engellerin sağından solundan, üstünden altından kendinize bir geçit bulmalı ve yolunuza devam etmelisiniz. Eğer yollar bütün bütün yürünmez hâle gelecek olursa, kendinizi rölantiye alır, olduğunuz yerde hareket eder ve Cenâb-ı Hakk’ın sizin için takdir ettiği inayetini beklemeye koyulursunuz. Ama hiçbir şekilde paniklemez, korkuya kapılmaz, vazgeçmez ve gerisin geriye dönmezsiniz.</p>
<p>Eğer bu metafizik geriliminizi koruyabilirseniz, hiçbir fesat şebekesi ve nifak düşüncesinin sizin önünüzü almaya asla gücü yetmeyecektir. Zira şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları engellemeye hiç kimsenin gücü yetmemiştir. Hz. Musa’yı engellemek isteyenlerin hakkından Kızıldeniz gelmiştir. Hz. Nuh’u engellemek isteyenler tufanda boğulmuştur. Hz. Âdem’den bu yana bu tür hâdiseler hep olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Allah, kendi yolunda yürüyenleri, yürüdükleri yolda sebat edenleri hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır.</p>
<h3>Tiranların Acı Akıbeti</h3>
<p>Öteden beri toplumlara hâkim olan tiranların yapıp ettikleri şeyler birbirleriyle benzerlik arz etmektedir. Evrensel insanî değerlere ve adalet düşüncesine uygun olup olmadığına bakmaksızın keyiflerince çıkardıkları kanunlarla, muhalif ve düşman ilân ettikleri kesimleri en ağır insan hakları ihlâllerine maruz bırakmışlardır. Kendilerine yüce ve kudsî payeler biçen bu sefil ruhlar, halkı esir etmek ve herkesi vesayet altına almak için her yolu denemişlerdir. Kendileri gibi düşünmeyenlerin boyunlarına tasma takmak, ayaklarına zincir vurmak ve onların seslerini kısmak için ne kötülükler ne kötülükler irtikâp etmişlerdir. Fakat neticede yapıp ettikleri şeyler kendi ayaklarına dolanmış ve inkisar üstüne inkisar yaşamışlardır.</p>
<p>Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hâle düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle görürüz. Gücü ele geçirdiklerinde yapmadık zulüm bırakmamışlardır. Fakat gün gelmiş, uydurdukları yalan ve iftiralar, yaptıkları zulümler birer seylap gibi onları da önüne katıp sürükleyip götürmüştür. Hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet içinde ölüp gitmişlerdir. Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir ne güvendikleri adamları ne de kurdukları saltanatları. Çağın firavunlarının, nemrutlarının maruz kalacağı akıbet de bundan farklı olmayacaktır. Çünkü Allah, imhâl eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.</p>
<p>Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunan zalimlerin akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim. Dilerim, ittihatçıların koskocaman bir Devlet-i âliyeyi hislerine mağlup olarak bir maceraya kurban ettikleri gibi, bunlar da şurada burada savaşa girmek veya millet fertlerini birbirine kırdırmak suretiyle ülkeye birinci cihan harbi gibi bir felâket yaşatmasınlar. İttihatçılar, bir zamanlar dünyanın dümeninde oturmuş ve son haliyle bile devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olan bir koca devleti bitirdiler. Allah’tan dileğimiz o ki, bunlar da zaten problemler sarmalı içinde bulunan ülkemizi ayrı bir maceraya kurban etmesinler. Yoksa bu millet bir daha kolay kolay belini doğrultamaz. Rabb-i Rahîmimiz, bu aklı ermezlere böyle bir fırsat vermesin.</p>
<p><time datetime="2022-01-10">10/01/2022</time> | <a href="https://www.herkul.org/category/kirik-testi/" rel="category tag">KIRIK TESTI</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bize-yapilanlar-ve-yapmamiz-gerekenler/">Bize Yapılanlar ve Yapmamız Gerekenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber Gönderilmeyen Bölgelerdeki Yaşayanları Mes&#8217;ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur?</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamber-gonderilmeyen-bolgelerdeki-yasayanlari-mesul-tutmak-nasil-hak-ve-adalet-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Dec 2021 07:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Hak]]></category>
		<category><![CDATA[KUL]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mes'ul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23504</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bütün Peygamberler Arap Yarımadasından Zuhûr Ettiğine Göre, Peygamber Gönderilmeyen Diğer Kıt&#8217;alarda Yaşayanları İnanç ve Amel Açısından Mes&#8217;ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur? Bu sualin iki yönü var: 1) Peygamberlerin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-gonderilmeyen-bolgelerdeki-yasayanlari-mesul-tutmak-nasil-hak-ve-adalet-olur/">Peygamber Gönderilmeyen Bölgelerdeki Yaşayanları Mes&#8217;ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Bütün Peygamberler Arap Yarımadasından Zuhûr Ettiğine Göre, Peygamber Gönderilmeyen Diğer Kıt&#8217;alarda Yaşayanları İnanç ve Amel Açısından Mes&#8217;ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur?</strong></p></blockquote>
<p>Bu sualin iki yönü var:</p>
<p>1) Peygamberlerin yalnız Arap Yarımadasından zuhûru ve diğer kıtalarda hiçbir nebînin gelmeyişi.</p>
<p>2) Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azaba uğratılmasının adâlet olmayacağı hususu.</p>
<p>Şimdi sırasıyla her iki hususu da ele alalım. Ancak, daha önce insanlar arasında nebînin yerine dikkati çekmekte fayda, hatta zarûret olduğu üzerinde duralım.</p>
<p>Peygamberlik, üstün bir pâyedir. O, insanın öz yüceliğinin Hak&#8217;tan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde, tabiatın verâsını yaşayan varlığın gönlü ve dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme, hem de gönderilip vazifeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi, nebî, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hâdiselere nüfuz eden bir istîdat değildir. O, bütün melekeleriyle faâl, ceyyid, devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen gökler ötesine yükselen meselelerine ilâhî esintilerden tahlil bekleyen, eşyanın ötelerle birleşme noktası sayılan ufuk insandır.</p>
<p>Onda, cisim ruha, akıl kalbe tâbi; nazar, isimler ve sıfâtlar âleminde; kadem, nazarın ulaşabildiği her yerde ve onunla beraberdir&#8230;</p>
<p>Nebîde, duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş; görme, duyma ve bilme tabiî sınırların çok ötelerine yükselmiştir. Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, duyup işitmelerini ses dalgalarıyla izah etmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkip ölçülerimiz içinde onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla kimseye müyesser olmayacaktır.</p>
<p>İnsanlık, onlar vasıtasıyla varlığa nüfûz edip eşyayı keşfedebilir. Onların irşat ve tâlim dairelerinin dışında ne eşya ve hâdiselere mükemmel bir nüfûz, ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmamıştır ve olamaz da&#8230;</p>
<p>Tabiatın esrarı ve ondaki ilâhî kanunları beşere hediye etmek, onların birinci dersidir ve bu ders mübtedîlere has bir derstir. Bunun ötesinde ise varlık âlemini, varlığına şahit gösteren Yüce Yaratıcı&#8217;nın, isim ve sıfatlarını bildirme; idrak edilmez Zât&#8217;ı hakkında ölçü ve incelerden ince temkin&#8230; Eğer bütün bu âlemleri elinde tutan; zerrelerden nebülozlara kadar hükmünü ve sözünü geçiren, onları tesbih dâneleri gibi evirip çeviren, hâlden hâle ve şekilden şekle sokan bir Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi&#8217;yle, O&#8217;na verilecek unvanlar ve isnat edilecek hususlar hakkında, nebîlerin apaydın beyanları olmasaydı, ne O&#8217;nun hakkında doğru bir söz söylemek, ne de doğru düşünmek mümkün olmayacaktı.</p>
<p>Demek ki nebî, eşya ve hâdiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi, her şey ve her hâdisenin en birinci dersi olan Muhteşem Yaratıcı&#8217;yı, Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi&#8217;ni, isim ve sıfatlarıyla -Zât-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvazene ve sırlı münasebete riâyet ederek- anlatan da yine odur.</p>
<p>Öyle ise, zeminin hiçbir kıt&#8217;asının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kaldığına ihtimal verilmemelidir. Nasıl verilir ki; onların irşat dairelerinin dışında, varlık âlemine dair, şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş, ne de felsefenin şüphe, tereddüt ve tenakuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.</p>
<p>Esasen; her kıt&#8217;a ve her devrin, bir peygamberin vesâyâsı altında bulunmasını, akıl, hikmet ve Kur&#8217;ân müştereken teyit etmektedirler. Hem de aksine ihtimal verilemeyecek şekilde&#8230;</p>
<p>En küçük bir müzede ve en basit bir fuarda dahi, teşrifatçılara ve tarifçilere ihtiyaç duyulduğu ve bir yol göstericinin rehberliği ile gezilip görüldüğü ve böyle bir rehber ve yol gösteren olmayınca, gelmenin de, gezmenin de bir mânâsı olmayacağı kat&#8217;iyen gösterir ki, şu muhteşem kâinat sarayını, onu temâşâya gelen seyircilere anlatacak, ondaki ince noktalara dikkati çekecek ve bu âlemin sırlarını açıklayacak dellâl ve teşrifatçılara da ihtiyaç vardır.</p>
<p>Ayrıca, kurduğu bu düzen ve nizamı, bu meşher ve sanatlar resmî geçidini, bir fuar mahiyetinde en mükemmel şekilde sergileyen ve bütün iş ve eseriyle kendini seyircilere tanıtmak isteyen Zât hiç mümkün mü ki, bu meşherleri açsın, eserlerini göstersin, seyircilerin dikkatini çeksin de, sonra intihap edeceği bir kısım müstesna kimselerle, Zât, sıfat ve isimlerini, müştâk seyircilere tanıtıp bildirmesin; hikmet dolu işlerini hâşâ abes kılsın! Baş döndürücü icraâtını mânâsızlıkla ittiham ettirsin! Her şeyi, bir dil ve nağme hâline getirip, onunla bizlere hikmet ve maslahatlarını anlatan Yüce Varlık, her türlü abesten münezzeh ve mukaddestir!</p>
<p>Kaldı ki, O Zât&#8217;ın kendi beyanı olan Kur&#8217;ân, zeminin her tarafından yer yer zuhûr etmiş peygamberlerden bahisler açmaktadır. &#8220;Celâlim hakkı için biz her millete -Allah&#8217;a kullukta bulunun ve putlara ibadetten kaçının- diye bir peygamber gönderdik.&#8221; (Nahl, 16/36) Ne var ki, insanlık, bu yüce varlıklardan aldığı dersi, bir müddet sonra unutmuş veya sapıklığa gömülerek, nebî ve ulu kişileri ilâhlaştırmış ve eski putperestliğe dönmüştür.</p>
<p>Yunan&#8217;ın ilâhlar dağından, Ganj nehrine kadar, beşer hayalinin totemleştirdiği bir sürü vesen vardır ki, şimdiki görünüşleriyle, çıkışları arasında çok büyük farklar olsa gerektir.</p>
<p>Ne Çin&#8217;in Konfüçyüs&#8217;ünü, ne de Hind&#8217;in Brahman ve Buda&#8217;sını, kendilerini hazırlayan şartlar ve getirdikleri şeylerle görmek mümkün değildir. Her şeyi aşındıran zaman ve değişen insan telâkkisinin, bunları da aslından ne kadar uzaklaştırdığını kestirmek oldukça zordur.</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân-ı Kerim, şüpheleri gideren beyanıyla, (1) Hz. İsa&#8217;yı bize tanıtmasaydı, değişik kaynak ve anlayışlar içerisinden, sağlam bir Hz. Mesih bulup çıkarmak mümkün olmayabilirdi. İnsana ulûhiyet isnat edilmesi, Zât-ı Ulûhiyetin insanlaştırılması ve birkaç tane gösterilmesi gibi mevzuların en birinci mesele olarak akîdeye yerleştirilmesinin, akıl, mantık ve tevhid inancıyla telif edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bulunduğumuz çağa, bu kadar yakın bir devreye ait bazı din müntesiplerinin, kendi kitap ve peygamberlerini bu hâle getirdiği noktasından hareketle diyebiliriz ki; zamanın öğütücü korkunç dişleri arasında, kim bilir nice nebîler ne hâle getirildi! Sıhhatli bir haberden öğrendiğimize göre, her nebînin vazifesini kendinden sonra havarileri yapacağına ondan sonra ise, bir kısım mirasyediler her şeyi alt-üst edeceğine dair bir peygamber sözü var ki, çok önemlidir. Evet, buna binaen, bugün bâtıl din olarak gördüğümüz nice dinler vardır ki, temiz bir asıldan, vahiy kaynağından geldiği hâlde, müntesiplerinin cehâleti ve düşmanlarının insafsızlığıyla, bugün hemen bütün esaslarıyla hurafe yığını durumuna gelmişlerdir.</p>
<p>Öyle ise, günümüze kadar mevcudiyetini sürdüren bâtıl görünümlü dinlerin, pek çoğunun sağlam bir aslı olması ihtimali, oldukça kuvvetli ve her devrin, bir peygamberin adını alması da gayet mâkuldür.</p>
<p>Peygamber olmayana peygamber demek, nebînin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ancak, benzer bir kısım sapmaları gördükten sonra, Budizm&#8217;in menşeine kuşkulu bakmamak, Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek de insanın elinden gelmiyor. Hatta Konfüçyüs&#8217;ü, onun o tıkanık felsefesinin ötesinde aramak; Şamanizm&#8217;in tevil götürebileceği hesabıyla hareket etmek, akıllıca bir davranış sayılır zannediyorum.</p>
<p>Bunlar çıkışlarında ister bir zülâl, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hâdiselerin onları bazen aşındırıp, bazen de yeni ilâvelerle başkalaştırması, o kadar çok vukû bulmuştur ki, muhâlfarz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, getirdikleri dini tanıyamayacaklardı.</p>
<p>Dünyada, daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok din vardır ve bunların büyük bir kısmının temelindeki safveti kabul etmek de, zarurîdir. Bir kere Kur&#8217;ân: &#8220;Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.&#8221; (Fâtır, 35/24) diyerek âlemşümûl bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihanın her tarafında zuhûr etmiş olan ve bir beyana göre sayıları 124 bine baliğ bulunan nebîlerden (2) ancak 28 tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair herhangi bir mâlûmata sahip bulunmamaktayız. Esasen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye bir şey de yoktur. Kur&#8217;ân: &#8220;Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık.&#8221; (İnsan, 76/78) diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir.</p>
<p>Şu kadar var ki, bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi, bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır. Ezcümle, hepsinde &#8220;çok&#8221;tan &#8220;tek&#8221;e doğru gidiş; tahammül-fersâ musibetler karşısında her şeyi bir tarafa bırakarak, bir yüce dergaha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış; fizik ötesi hâdiselerle münasebete geçişte, müşterek tavır ve davranış; hep menbâ ve muallim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adaları&#8217;ndaki yerlilerden, Mayalara kadar; Kızılderililerden Yamyamlara kadar, âyin ve dinî ilâhilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir&#8230;</p>
<p>Prof. Dr. Mustafa Mahmud&#8217;un, çok vahşi iki kabîle hakkındaki mütalâaları bu hususu teyit etmektedir. Doktorun ifadesine göre Mavmavlar, Mucay isminde bir ilâha inanırlar. Bu ilâh, Zât&#8217;ında ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğurulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır.</p>
<p>Neyamneyam kabilesi için de, Mavmavların kanaatine benzer şeyler nakletmektedir: Onlar da, her şeye sözü geçen, ormandaki her şeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilâh vardır ki, işte O Mâbud-u Mutlak&#8217;dır, diye düşünmektedirler.</p>
<p>Görülüyor ki, bunlardaki ilâh telâkkisi ile Kur&#8217;ân&#8217;daki Zât-ı Ulûhiyet düşüncesi arasında, hemen hemen fark yok gibidir. Hatta, Mavmavlar, &#8220;Aynı, İhlâs sûresinin muhtevasını söylüyorlar.&#8221; desek yerinde olur.</p>
<p>Medeniyetten bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin tesir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek: &#8220;Her milletin bir resûlü vardır ve resûlleri geldiği vakit aralarında adâletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez.&#8221; (Yûnus, 10/47) beyanı, ilâhî ve âlemşümûl bir hakikattir ve hiçbir kıta bu hakikatin şümûl sahası haricinde değildir.</p>
<p>Dr. Mustafa Mahmud&#8217;un naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerküklü matematik profesörü Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika&#8217;da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen araştırmacı kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu: Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah&#8217;ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatta cereyan eden her şeyin O&#8217;nun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı.</p>
<p>Ve daha, bir sürü selbî ve vücûdî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle telif etmek kat&#8217;iyen mümkün değildi&#8230;</p>
<p>Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücrâ yerlerinde, bu akîde ve telâkki birliği, ancak Kâinatın Sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izâh edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhid akîdesini, vahşet içinde yüzen Mavmavlara, Neyamneyamlara veya Mayalara vermek asla mümkün değildir. Demek, arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmeti Sonsuz, beşer nev&#8217;ini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara, onlar vasıtasıyla nurlar serpmiş ve cihanları aydınlatmış&#8230;</p>
<p>Şimdi de, sorunun ikinci şıkkı olan, peygamberleri görmemiş kimselere, azap edilip edilmeyeceği hususunu inceleyelim.</p>
<p>Evvelâ, birinci bölümde gördük ki; zemin, hiçbir zaman nur-u nübüvvetten mahrum kalmamış, ara sıra muvakkat bir kuraklık hissedilmiş ise de, hemen arkadan sağanak sağanak rahmet boşalmış. Binâenaleyh, her fert az-çok, bu rahmeti görmüş, duymuş, tatmış ve doymuştur. Ne var ki, tahrifin süratli olduğu yerlerde fetret de o kadar çabuk bastırmış ve o mıntıkayı karanlığa boğmuştur. Her karanlığı bir aydınlık ve her aydınlığı bir karanlık takip edip dururken, kendi iradelerinin dışında karanlıkta kalanlara da Hak, rahmet müjdesini vermiştir: &#8220;Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.&#8221; (İsrâ, 17/15)</p>
<p>Demek evvelâ uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azap veya rahmet&#8230;</p>
<p>Vâkıa mezhep imamları, teferruatta biraz farklı düşünürler. Meselâ, İmam Maturidî ve taraftarı, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah&#8217;ı bilmeyen mâzur olamaz derler. Eş&#8217;arîler ise: &#8220;Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz..&#8221; meâl-i âlîsiyle ifade edilen âyete dayanarak, azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alırlar.</p>
<p>İki imamın nokta-ı nazarlarını telif edenler de vardır: Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehl-i necâttır. Zira, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkip ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşat edilir, ondan sonra davranışlarına göre ceza veya mükâfat verilir.</p>
<p>Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah&#8217;a karşı ilân-ı harp ediyorsa, o, dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhadının cezasını görecektir.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki: Allah&#8217;ın peygamber göndermediği boş bir kıt&#8217;a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir nebînin estirdiği meltemden nasibini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre &#8220;fetret devri&#8221; denmiş ve o devrin insanlarının azaptan bağışlanacağı ifade edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkâr-ı ulûhiyete sapılmasın.</p>
<p>Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan bilir.</p>
<hr />
<p>Antropoloji: İnsanın kökenini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim, insan bilimi<br />
Eş&#8217;ârî: Ebü&#8217;l-Hasen el-Eş&#8217;ârî&#8217;nin öncülüğünü yaptığı kelâm metodunu benimseyen kimse<br />
Zülâl: Saf, berrak, tatlı soğuk su</p>
<hr />
<h3 class="uk-margin-top uk-margin-remove-bottom uk-article-title"><span style="font-size: 12pt;">[1] Bkz. Mâide sûresi, 5/72-73, 116-117; Nisa sûresi, 4/171</span><br />
<span style="font-size: 12pt;">[2] Bkz. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/265; İbn Hibban, es-Sahih, 2/77; el-Müstedrek, 2/652</span></h3>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-gonderilmeyen-bolgelerdeki-yasayanlari-mesul-tutmak-nasil-hak-ve-adalet-olur/">Peygamber Gönderilmeyen Bölgelerdeki Yaşayanları Mes&#8217;ul Tutmak Nasıl Hak ve Adâlet Olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir tabii afette ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir?</title>
		<link>https://hizmetten.com/23501-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 07:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tabii Afet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23501</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ecel, bir varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde geçireceği sürenin sonu ve o varlığın hayat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan her şey, aslında böyle bir &#8220;son&#8221; ve &#8220;bitim&#8221;&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/23501-2/">Bir tabii afette ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">Ecel, bir varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde geçireceği sürenin sonu ve o varlığın hayat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan her şey, aslında böyle bir &#8220;son&#8221; ve &#8220;bitim&#8221; yazısıyla dünyaya gelir.</p>
<p>Varlığın akıp gidişi içinde, başlangıçla bitimi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her şey, bir damla gibi er geç toprağın bağrına düşer, erir. Ve bir ırmak gibi er geç akar bir denize karışır.</p>
<p>Bu, hemen bütün varlıkların müşterek alın yazısıdır. Bu yazı ile her varlık gün yüzüne çıkar ve yine bu yazı ile geldiği gibi ayrılır gider.</p>
<p>Başlangıçlar bitimin emâresi; sonradan meydana gelişler, sona erişin esasıdır. Başlangıcı olmayanın sonu da yoktur. Ezelî olandır ki, ancak ebedî olan da O&#8217;dur.</p>
<p>Sonradan meydana gelen her şeyin varlığına hükmeden, onu belli bir programla bu âleme gönderen ve her şeyini görüp gözeten bir Yüce Varlıktır ki; bütün bu gelip gitmelerin, doğup-batmaların dışındadır. Olmuş, olacak bütün müddetler ve süreler de, O&#8217;nun tasarrufu altındadır.</p>
<p>Bu itibarla da, ne gelmelere ne gitmelere &#8220;tabiî&#8221; demek doğru olmayacağı gibi, âfetler ve onlara bağlı hâdiselere de &#8220;tabiî&#8221; demek kat&#8217;iyen uygun değildir. Eşyanın varlığa mazhariyeti, haricî bir emir ve irade ile ve aynı zamanda bir vazife çizgisinde cereyan etmektedir.</p>
<p>İnsan, hayvan, nebât ve diğer bütün varlıklar, kendilerine hükmeden bir kudretle gün yüzüne çıkar, teşhir ve âyinedarlık vazifelerini yerine getirir, sonra yerlerini başkalarına bırakarak sahneden silinip giderler.</p>
<p>Bu âlemde, hem doğuşlar, hem de ölüşler birer teşhir, birer imtihan olarak cereyan etmektedir. Her şeyin varlığa erişi, gizli bir Mevcûd&#8217;un apaçık delil ve tercümanı olduğu gibi, müddet hitâmında ayrılıp gitmesi de, evveli olmayan O gizli varlığın, ebediyet ve ölümsüzlüğüne delâlet etmektedir. Evet, hiçten ve yoktan varlığa eren biz ve her şey, varlığımızla birinin varlığını; görmemiz, duymamız ve bilmemizle, gören; bir hayat boyu sırtımızda emânet olarak taşıdığımız her şeyi terk edip gitmekle de, bir bir gelip bir bir gidenlere, gidip de gelmeyenlere mukâbil, gaybi olan bir &#8220;Bir&#8221;i göstermekteyiz. &#8220;O, &#8220;O&#8221;dur ki, hanginiz daha güzel iş yapacağınızın imtihanını vermek için, hayatı ve ölümü yaratmıştır.&#8221; (Mülk, 67/2)</p>
<p>Gelişin sırrını kavrama, bulunuşun imtihanını verme ve gidişe hazır olma. İşte insan için mühim olan da budur.</p>
<p>Şimdi bu küçük hazırlıktan sonra, mevzûmuz olan &#8220;Bir anda ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir?&#8221; hususunu ele alalım:</p>
<p>Evet, hepsinin eceli birden gelmiştir. Ve böyle olması için de ciddî ve kayda değer hiçbir mânî yoktur. Varlığı, bütünüyle elinde tutan Yüce Zât, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi ve herkesi kendi kaderi içinde birden var ettiği gibi, birden de öldürebilir. Ne ayrı ayrı yerlerde bulunmaları, ne de vasıf ve keyfiyet farklılığı bu mevzûda hiçbir mânî teşkil edemez.</p>
<p>Kudreti Sonsuz&#8217;un tasarrufunu göstermek için, tamı tamına o kudreti aksettirecek misal bulamamakla beraber, yine de, O&#8217;na ayna olabilecek, bir fikir verebilecek pek çok şeyden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>Ezcümle; güneşe yönelen değişik evsâf ve keyfiyetteki varlıklar, herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermeden, ona bakarak hayatlarını sürdürür; onun ziyâsı altında renkten renge girer; onunla en revnaktâr hâle gelir ve onun doğuşu ve batışıyla ölgünleşir; pörsür ve söner giderler. Aynen onun gibi, her şey aynı baharın kucağında döllenir; aynı yazda serpilir gelişir ve aynı sonbaharda hazanla sararır; fakat, hepsinin kaderi ayrı ayrıdır. Hepsi, o geniş ilmin plân ve programıyla, o sonsuz irade ve meşîetin yönlendirmesiyle.. evet, gelişi-güzel ve kendi isteklerine göre değil, o muhteşem Meşiet ve iradenin istediği istikamette varlık gösterir ve mevcudiyetlerini sürdürürler. &#8220;O, karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak ve karanlıklar içine gömülen hiçbir dâne yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.&#8221; (En&#8217;âm, 6/59)</p>
<p>Ağaçların, otların, tohumların, dânelerin hayat ve ölümleri, gelişme ve semereleri bu kadar ciddî takip edilip de, insan gibi en ekmel bir varlık hiç başıboş bırakılır mı? Bir şeyi görmesi diğer şeyi görmesine; bir şeyi işitmesi diğer şeyi işitmesine mâni olmayan kâinatların Yüce Sâhibi, elbette en azîz mahlûku, en değerli san&#8217;atı olan insanın her hâline ehemmiyet verecek ve O&#8217;nun bir ferdine sâir varlıkların cins ve nev&#8217;inin mazhar oldukları şeyleri lûtfederek, âlemlerin fihristi olan insanı hususî olarak ele alacak, hususî iltifatına mazhar edecek, husûsî sevkiyâtıyla da huzurunda şereflendirecektir.</p>
<p>Bu dâvet ve sevkiyât, bazen bir döşekte, bazen bir harp meydanında, bazen de herhangi bir felâket ve âfetle olabilir. Hatta, ayrı ayrı mıntıkalarda, toplu olarak veya teker teker de meydana gelebilir. Yaratıcı&#8217;nın insana bakışı zaviyesinden, bunlar, aslâ neticeye tesir etmezler. Her insanın zimâmını elinde bulunduran; her canlıyı istediği kadar hayatta tutup sonra da salıveren sonsuz ilim ve Kudret Sahibi, nezdindeki kitaba göre, belli fert ve kitlelerin ruhlarını kabzetmesi gayet normal ve mâkuldür. Evvelce de temas edildiği gibi, bu, önceden terhîs edilmeleri tespit edilmiş bir askerî birliğin, vakti gelince, en büyük kumandan tarafından tezkere işleminin icrâ edilmesi gibi bir şeydir&#8230;</p>
<p>Ayrıca, ruhların kabziyle vazifeli meleğin vazifesinin şümûlüne temas edildiği yerde de belirtildiği gibi, ruhları kabzetme vazifesiyle mükellef o kadar çok melek vardır ki; bir anda binlerce âfetin kol gezdiği her yerde, sâhibinin irade ve takdiri altında, her vefat edenle bir değil birkaç melek görüşebilir ve ellerindeki kitaplara göre, değişik takdirlerle vadesi dolanları istikbâl edebilirler.</p>
<p>Bu türlü âfetler, çok ciddî tetkiklere tâbi tutulduğu zaman, gerçekten de hem bir ilk takdiri, hem de ölenlerin ecellerinin birden geldiğini görmemek mümkün değildir. Bu husustaki enteresan ve hârika hâdiselerin bütününü tespit etmek için ciltler lâzımdır. Üstelik yazılanlar da ciltleri aşacak kadar çoktur. Gün geçmiyor ki, kitaplara mevzû olacak, böyle fevkâlâde hâdiselerden birkaçını matbuatta görmüş olmayalım.</p>
<p>Meselâ, şehirlerin altını üstüne getiren korkunç bir zelzelede, binlerce insanın bütün gayretlere rağmen kurtarılamamalarına mukâbil, zelzeleden günlerce sonra kendini korumadan âciz çocukların, hiçbir zarar ve ziyâna uğramadan toprağın altında istirahat ederken bulunmaları.. hem kanala yuvarlanan bir römork içindeki bütün işçilerin boğulmalarına karşılık, çok ötelerde hiçbir arızaya uğramadan, suyun üzerinde yüzüp duran kundakta bir çocuğun bulunması, hem bir uçak kazasında, en mâhir ve tecrübeli kimselerin kaçamayıp cayır cayır yanmalarının yanında, uçağın düşmesiyle iki yüz metre öteye fırlayan mini mini bir yavrunun hiç arıza almadan kurtulması gibi&#8230; yüzlerce hâdise ispat etmektedir ki; hayat da ölüm de kendi kendine olmayıp; aksine, bilen, gören ve idare eden Bir&#8217;inin tedbiriyle meydana gelmektedir.</p>
<p>Hayata, birer birer veya toplu olarak gelen her varlık, kütük ve sicil defterlerindeki vazife bitimi ve ecellerine kadar, fıtratın ince sırlarını kavrama, tabiat ötesi gizlilikleri keşfetme, bizleri ve onları gönderen Zât&#8217;a ayna ve tercüman olma rnükellefiyetiyle ömürlerini doldurur, parça parça veya toplu olarak terhîs edilirler.</p>
<p>Bu bilme, tespit ve sonra da vefat ettirme; yâni aynı anda ecellerini getirme, her şeyi baştan sona en iyi şekilde bilen Allah (cc) için gayet kolaydır. Kaldı ki, her insanın etrafında bir yığın meleğin bulunduğunu ve bundan başka pek çok, can alan meleklerin de olduğunu, gizli açık her şeyi Bilen&#8217;den öğreniyoruz.</p>
<p>Bu bahiste ayrıca, şöyle küçük bir itiraz da vârit olabilir: Bu kabil musîbetlerde, müstahak olanlarla beraber, bir hayli de mâsum telef olup gitmektedir. Acaba buna dair bir şeyler söyleyebilir misiniz?</p>
<p>Hemen arz edeyim ki, bu istifham da yine, akîde ve tasavvurdaki bir yanlışlıktan doğmaktadır. Eğer hayat, sadece dünyevî hayattan ibaret bulunsaydı ve insanın evvel ve âhir yeri burası olsaydı; belki bu itirazın da mâkul bir yanı ve bir mesnedi olduğu iddia edilebilirdi. Hâlbuki, insan için burası bir ekim yeri, bir gayret sahası ve bir bekleme salonu ise; öteki âlem, bir harman ve hasat yeri, bir bağbozumu, semere zamanı ve nihayet sıkıntılardan kurtulup saadetlere erme yeridir. Bu itibarla da, burada iyinin kötüyle, mücrimin nezihle vefât etmesinde hiçbir gayri tabiîlik yoktur. Bilakis, işin böyle cereyan etmesi en mâkul ve en mantıkî olanıdır. Zira ikinci dirilişte, herkes niyetle davranışlarına göre hususî bir varlığa erecek, ona göre muâmele görecek ve ona göre ya tekdire mâruz kalacak veya lütûfa mazhar olacaklardır.</p>
<p>Hâsılı; ölüm ve ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insanın iradesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir plân keyfiyetinde olup; ve yine her şeyi bilip gören Zât&#8217;ın emir ve fermanıyla, mevsimi geldiğinde infâz edilmesinden başka bir şey değildir. Bunun toplu olmasıyla, münferit olması arasında da, mantıkî hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki, pek çok meselede olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcı&#8217;nın sonsuz ilim, kudret ve iradesini bilememe, inhirafın başlıca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep de, eşya ve hâdiselere bakış zaviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvâcehesinde, kafalarımızı, hatalı tabiat ve tesadüfler anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecrîde erememişsek; içimiz zayıf akîdelerle, şeytanî vesveselerin muhârebe meydanı hâline gelecektir.</p>
<p>Bir de gönül dünyamızın fakirliği ve yeterince beslenememesine karşılık -mesnetsiz dahi olsa- her gün kâse kâse şüphe ve tereddütlerin içirilmesi, öyle korkunç bir felâkettir ki; nesillerin istikametinin bozulmasına değil de, hâlâ istikametini muhafazada muvaffak olmalarına hayret edilmelidir.</p>
<p>Ehemmiyetsiz gibi görünen bu kabil meselelerde, haddinden fazla tahşidat yapıldığı iddiâ edilebilir. Ne var ki, imana taalluk eden hususların hiçbirinde biz, böyle bir düşünceye katılmayacağız. Nazarımızda, itikatla alâkalı en küçük mesele, dağlar cesâmetinde ve cihan-pahâdır. Bu itibarla da üzerinde ne kadar titizlikle durulsa, değer ve yerindedir.</p>
<p>Bu hususu nazar-ı itibara alan arkadaşlarımızın sıkılmayacaklarını ve bizi bağışlayacaklarını umarız.</p>
<p class="notice">Cesâmet: Büyüklük, irilik<br />
Meşîet: Dileme, isteme<br />
Muvâcehesinde: Karşısında, önünde.<br />
Revnaktâr: Parlak<br />
Serencâme: Başa gelen, baştan geçen hadiseler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/23501-2/">Bir tabii afette ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</title>
		<link>https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Dec 2021 07:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[rabbimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23422</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/">Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmamış demektir.</p>
<p>Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:</p>
<p><strong>1)</strong> Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır?<br />
<strong>2)</strong> Mü&#8217;min ferd bu işten haberdar olmuş mudur?</p>
<p>Evvelâ, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, herhangi bir âlemde, ruhlara &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onların da: &#8220;Evet, Rabbimizsin.&#8221; demesi, kat&#8217;î midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic"><strong>وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى</strong></span></p>
<p>&#8220;Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim (demişti)&#8221; (Araf, 7/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin hakkında pek çok şey söylemişlerdir.</p>
<p>Bir kısmı &#8220;zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır&#8221; demektedir. Bazı tefsirciler de, &#8220;bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür&#8221; derler. Bir hadis-i şerifin de teyitine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, &#8220;hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür&#8221; (1) kanaatini izhar ederler.</p>
<p>Esas itibarıyla Cenâb-ı Hakk&#8217;ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir stilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız vardır&#8230; Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara yine onlarla bir şeyler anlatmaya çalışırız.</p>
<p>Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kalb konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: &#8220;Kendi içinizden ne konuştunuz öyle&#8221; Biz de: &#8220;Şunu şunu dedik&#8221; diye anlatır ve bu hususdaki kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.</p>
<p>Bazan olur ki, rüyalarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik stilde bir konuşma şeklidir.</p>
<p>Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâli şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve &#8220;hallüsinasyon&#8221; derler, varsın desinler&#8230; Resûl-ü Ekrem&#8217;in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Alem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O&#8217;nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına neklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.</p>
<p>Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber&#8217;e (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) dışında kimse hiç birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken, veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Resûl-ü Ekrem (sav), o vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır&#8230;</p>
<p>Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine birşeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey&#8230; Morsda nasıl &#8220;di.. di.. da..dit; dâ..dâ..dit&#8221; denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: Veli: &#8220;Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.&#8221; der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında&#8230; Bu da ayrı bir konuşmadır.</p>
<p>Bir de telepati var.. Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla mükemmel bir muhabere gerçekleştirebileceklerini hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhaberesi. Bu da bir başka beyan&#8230;</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc), &#8220;lâ yuâd ve lâ yuhsâ&#8221; (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.</p>
<p>Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ</strong></span>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; (A&#8217;râf, 7/172) buyurdu; ama, bunu hangi konuşma stilinde ifade etti bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olamaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise o zamanda ruha hitap nevinden değildir&#8230;</p>
<p>Şu nokta çok önemlidir: İnsanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri, duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: &#8220;Kabirde Münker, Nekir gelir, size soru sorar.&#8221; Acaba adamın neyine soru soracaklar?</p>
<p>İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; ama, ölü duysa bile, onun yanında bulunan kimseler kat&#8217;iyen bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükaleme başka buudlarda cereyan ediyor, sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein&#8217;in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya, işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.</p>
<p>Binaenaleyh, bu<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ</strong></span>(A&#8217;râf, 7/172) Allah&#8217;ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım, hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceği intizar edilmelidir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarda bunu hissedebiliriz.</p>
<p>Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: &#8220;Ben bunu duymadım.&#8221; Ben de &#8220;Duydum&#8221; dedim. &#8220;Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumuzu çok iyi hatırlıyorum.&#8221; Ne ile duyduğum sorulacak olursa; içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah&#8217;ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim? İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkarlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı âleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken, ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; ruhumda cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben &#8220;onu duydum&#8221; diyorum.</p>
<p>Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah&#8217;ı terennüm eder ve o hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur&#8217;ân-ı Kerim:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic"><strong>الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ</strong></span></p>
<p>&#8220;Dikkat edin! Kalbler, ancak Allah&#8217;ı zikir ve O&#8217;nu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.&#8221; (Ra&#8217;d, 13/28) buyuruyor.</p>
<p>Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah&#8217;ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, &#8220;Ben, Allah&#8217;ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!&#8221; der. Bergson sadece &#8220;sezgi&#8221;siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır&#8230; Vicdan, Allah&#8217;ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah&#8217;a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Ma&#8217;bud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır. İşte bu hâl, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah-u Teala&#8217;nın:<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُم</strong>ْ </span>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; (A&#8217;raf, 7/172) hitabına verilen: بَلَى &#8220;Evet Rabbimizsin&#8221; cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik, görmüş ve göstermişlerdir.</p>
<p>Ama, aklî isbatına gelince, tabiî, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusatı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.</p>
<hr />
<p>[1] Elmalılı, IV/167-175; (İstanbul 1992, Azim Dağıtım)<br />
[2] Buharî, Cenâiz, 87</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/">Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kullar Arasında Eşitsizlik mi Var?</title>
		<link>https://hizmetten.com/kullar-arasinda-esitsizlik-mi-var-2/</link>
					<comments>https://hizmetten.com/kullar-arasinda-esitsizlik-mi-var-2/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Dec 2021 07:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[KUL]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Çok İnsanlara, Araba, Apartman, Mal, Mülk, İtibar, Arkadaş, Şan, Şöhret Vermiş; Bazı İnsanlara da Fakirlik, Dert, Musibet, Elem, Keder Vermiş; Sonraki İnsanlar Çok mu Kötü, Yoksa Allah Öbürlerini Çok&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kullar-arasinda-esitsizlik-mi-var-2/">Kullar Arasında Eşitsizlik mi Var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Allah Çok İnsanlara, Araba, Apartman, Mal, Mülk, İtibar, Arkadaş, Şan, Şöhret Vermiş; Bazı İnsanlara da Fakirlik, Dert, Musibet, Elem, Keder Vermiş; Sonraki İnsanlar Çok mu Kötü, Yoksa Allah Öbürlerini Çok mu Seviyor?</strong></p></blockquote>
<p>Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Yoksa başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lâzımdır.</p>
<p>Allah (cc) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğine de fakr u zaruret. Fakat, bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazanç sebebi olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (cc), bazı kimseler, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mal-menâl vermiyor. Mâmâfih, zayıf bir hadis-i şerifte; Allah&#8217;ın, malı istediğine, ilmi ise isteyene verdiği ifade edilmektedir ki, mevzûmuz itibarıyla oldukça mânidardır&#8230;</p>
<p>Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (cc) mal-menâl, dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama, Allah&#8217;ın (cc) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira, sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikametten de ayrılmış isen, Allah&#8217;ın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.</p>
<p>Evet, istikametin yoksa, fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü, seni Allah&#8217;a karşı başkaldırmaya sevk eder de, her gün O&#8217;na karşı bir isyan bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikamette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa, senin zenginliğin senin için bir belâ ve musibettir. (1)</p>
<p>Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalblerinde tecellîden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.</p>
<p>Binâenaleyh, bunlara Cenâb-ı Hakk&#8217;ın mal ve menâl vermesi bir istidraçtır; dolayısıyla da sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar, her şeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allah&#8217;ın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.</p>
<p>Bu arada, Efendimiz&#8217;in (sav) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur: &#8220;İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allah&#8217;a kasem ettikleri zaman, Allah (cc), onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kılmaz. Berâ İbn Mâlik onlardan birisidir.&#8221; (2) Hâlbuki Enes&#8217;in kardeşi Berâ&#8217;nın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri yoktu, kût-u lâyemûtla yaşıyordu. İşte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmûrde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalblerinin büyüklüğü, içlerinin aydınlığıyla değerlendirilmişlerdir. Ve işte bunlardır ki, Resûl-ü Ekrem&#8217;in (sav) diliyle, yemin etseler, Allah&#8217;ın (cc), yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.</p>
<p>Onun için; müstakillen ne servet, ne de fakirlik bir felâket, veya nimet sayılmamalıdır. Belki yerine göre fakirlik, Allah&#8217;ın en büyük nimetlerindendir. Allah Resûlü (sav) iradesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuşlardır: &#8220;İstemez misin dünya onların olsun, âhiret bizim.&#8221; (3) Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.</p>
<p>Ama, öyle fakirlik de vardır ki, -Allah muhafaza buyursun- küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir mü&#8217;minin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allah&#8217;ın nimetlerine karşı şikâyet eden o kişi, kâfir olurdu.</p>
<p>Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalbde musaddıkın bulunmasıdır. Yani,</p>
<p>Ya Rabbi, Senden ne gelirse gelsin makbûlümdür.</p>
<p>&#8220;Hoştur bana Senden gelen,<br />
Ya hıl&#8217;atü yahut kefen;<br />
Ya taze gül, yahut diken,<br />
Lûtfun da hoş, kahrın da hoş&#8221;</p>
<p>Şarkî Anadolu&#8217;da; &#8220;Senden, o hem hoş, hem bu hoş.&#8221; derler.</p>
<p>İnsan hil&#8217;at da giyse, servet içinde de yüzse, Allah&#8217;la beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylânî gibi, yine ayağı velilerin omzunda ve mübarek başı da Resûl-ü Ekrem&#8217;in (sav) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa, o fakirin dünyası da hüsran, âhireti de hüsran olacaktır. Kezâ, Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesut gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrana uğrayacaktır. (4)</p>
<hr />
<p>Hânis: Yeminini bozan, sözünde durmayan<br />
Hil&#8217;at: Bir çeşit üst elbisesi, teşrifat elbisesi, kaftan<br />
Kiyâset: Anlayışlılık, kavrayışlılık, akıllılık<br />
İstidraç: Allah&#8217;ın dinsizlerin sapıklığını artırmak için üst üste ihsanda bulunması<br />
Kut-u lâyemût: Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek</p>
<hr />
<p>[1] Bkz: Teğâbûn sûresi, 64/15<br />
[2] Tirmizî, Menakıb 54<br />
[3] Buhârî, Tefsiru sûre (66) 2; Müslim, Talâk 31<br />
[4] Bkz: Kasas sûresi, 28/78-84</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kullar-arasinda-esitsizlik-mi-var-2/">Kullar Arasında Eşitsizlik mi Var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://hizmetten.com/kullar-arasinda-esitsizlik-mi-var-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı?</title>
		<link>https://hizmetten.com/allah-nicin-kullarini-bir-yaratmadi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Dec 2021 07:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Esitlik]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimisini Topal Olarak Yarattı? 1) Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O&#8217;na karışamaz ve O&#8217;nun icâdına müdahale edemez. Senin zerratını yaratan,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-nicin-kullarini-bir-yaratmadi/">Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimisini Topal Olarak Yarattı?</strong></p></blockquote>
<p><strong>1)</strong> Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O&#8217;na karışamaz ve O&#8217;nun icâdına müdahale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyip insanî hüviyeti bahşeden Allah&#8217;tır (cc). Sen bunları sana lûtfeden Allah&#8217;a daha evvel bir şey vermemişsin ki, O&#8217;nun karşısında bir hak iddia edebilesin..</p>
<p>Eğer sen, sana verilenler mukâbilinde Allah&#8217;a bir şey vermiş olsaydın, &#8220;Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!&#8221; gibi iddialarda bulunmaya; &#8220;Niye iki tane değil de bir ayak verdin?&#8221; diye itiraz etmeye belki hakkın olurdu. Hâlbuki sen Allah&#8217;a (cc) bir şey vermemişsin ki -hâşâ ve kellâ- O&#8217;na adâletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O&#8217;na karşı ne hakkın var ki yerine getirilmedi de haksızlık irtikap edildi!</p>
<p>Allahu Teâlâ Hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş: hem de insan olarak&#8230; Dikkat etsen; senin dûnunda birçok mahlûkat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.</p>
<p><strong>2)</strong> Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında âhirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip, o insanın duygularına inkişaf verirse, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile, hakikatte bu ona, Allah&#8217;ın lûtfunun ifadesidir. Tıpkı şehit edip cenneti vermesi gibi&#8230; Bir insan, muharebede şehit olur. Bu şehâdetle mahkeme-i kübrâ ve Allah&#8217;ın huzurunda, sıddîkların, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları &#8220;Keşke Allah bize de harp meydanında şehâdet nasip etseydi.&#8221; derler. Binâenaleyh, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nispeten çok daha büyüktür.</p>
<p>Çok nâdir olarak, bazı kimseler, bu mevzûda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile inhiraf etseler bile, pek çok kimselerde bu kabil eksiklikler, daha fazla, Allah&#8217;a teveccühe vesile olmuştur. Bu itibarla haşarât-ı muzırra nev&#8217;inden bir kısım kimselerin, bu meseledeki kayıplarının serrişte edilmesi yerinde değildir. Bu mevzûda esas olan, ebede namzet insanların ruhlarında o âleme âit iştiyâkı uyarmaktır. Bu, arızalıda, arızaların itmesiyle Hakk&#8217;a teveccühü; başkalarında da ondan ibret alarak kanatlanmaları şeklinde kendini gösteriyorsa, maksada uygun ve hikmetlidir.</p>
<p>&#8220;Her işte hikmeti vardır,<br />
Abes fiil işlemez Allah&#8230;&#8221; (Hz. İbrahim Hakkı)</p>
<hr />
<p>Bedbîn: Kötümser, karamsar<br />
Dûn: Aşağı, derecesi düşük<br />
İnhiraf: Doğru yoldan çıkma, sapma<br />
Serrişte: Bahane</p>
<div class="fastsocialshare_container fastsocialshare-align-center">
<div class="fastsocialshare-subcontainer">
<div class="fastsocialshare-share-fbl fastsocialshare-button">
<div class="fb-like fb_iframe_widget" data-href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kader/Allah-Nicin-Kullarini-Bir-Yaratmadi" data-layout="button" data-width="100" data-action="recommend" data-show-faces="false" data-share="false"><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-nicin-kullarini-bir-yaratmadi/">Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah (celle celâluhu) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir?</title>
		<link>https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-mulku-istedigine-verdigine-gore-neden-inanmayanlara-vermistir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Nov 2021 07:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[mülk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah (cc) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir de, İnananlar Geri Kalmış ve Terakkî Edememişlerdir? Evvelâ, yaratana suâl sorma mevkiinde olmadığımızı, olamayacağımızı bilmek edebin ifadesidir. Varlığın asıl sahibi O&#8217;dur;&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-mulku-istedigine-verdigine-gore-neden-inanmayanlara-vermistir/">Allah (celle celâluhu) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Allah (cc) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir de, İnananlar Geri Kalmış ve Terakkî Edememişlerdir?</strong></p></blockquote>
<p>Evvelâ, yaratana suâl sorma mevkiinde olmadığımızı, olamayacağımızı bilmek edebin ifadesidir. Varlığın asıl sahibi O&#8217;dur; O, dilediğini aziz, dilediğini zelil; istediğini sultan, istediğini dilenci kılar da kimse ona hesap soramaz. Her icraatında çok hikmet ve maslahatların bulunması her işi, akla ve fikre hayret verecek şekilde cereyan etmesi muhakkaktır. Ne var ki, bütün işlerindeki gerçek mantık ve hikmetleri yine sadece kendisine aittir. Bizim, o fayda ve maslahatlar adına öne süreceğimiz her şey, ya onun anlattıklarının bir tekrarı veya idrak edebildiğimizce ortaya atılmış bir kısım tevilciklerdir. Bu türlü te&#8217;vil ve tefsir gayretleri, tereddüt ve şüpheleri gidermeğe yarasa bile, hiçbir zaman asıl hakikati ifâdeye yetmeyecektir.</p>
<p>Bununla beraber, bu hususta söylenmiş ve söylenebilecek bir kısım hakikatleri sıralamada fayda mülahaza ediyoruz:</p>
<p><strong>1.</strong> İlk önce, ortaya atılan tereddüt üzerinde duralım: Allah&#8217;ın, (c) mülkü ve dünyayı inanmayanlara verip de, bütün bütün inananları mahrum bıraktığı doğru değildir. Aksine, belli devirlerde ve belli şartlarla inananlar, inanmayanları bir hayli gerilerde bırakacak şekilde ilerlemiş ve dünyayı, maddi, mânevi hakimiyetleri altına almışlardır.</p>
<p>Nebiler kumandası altında çok iyi inanmış bir Tevrat toplumu, kitabına ve peygamberine saygılı bir İncil toplumu asırlarca, dünya çapında devletler kurmuş ve hükümran olmuşlardır. Ve hele Kur&#8217;an toplumu, köklü inanç ve sağlam prensipleri sayesinde, dünyanın çeşitli kıtalarında, çeşitli medeniyetler kurmuş ve asırlarca beşerin kaderine âdilâne hükmetmiştir.</p>
<p>Bu itibarla, bir kısım inkarcı mürtecilerin zannettikleri gibi, inkar ve ilhadı ilerletici, inancı da geriletici unsurlar olarak görmeye imkan yoktur. Aksine, toplumların ileri ve müreffeh olmasında imanın rolü her türlü takdirin üstünde ve yeri doldurulamayacak kadar büyüktür. Ancak, hikmetlerin kavranması ve sebeplere riayetin şart koşulduğu bu dünya hayatında, o hikmet ve sebepler dairesi içinde harekete de zaruret vardır.</p>
<p><strong>2.</strong> Yüce Yaratıcı, imkânlar bahşedip yükseltmek istediği toplumlarda, âdî şart ve vesileler olarak bir kısım şeylerin yerine getirilmesini ister. Bu şart ve vesilelere riayet edildiği takdirde, o toplumu yükseltir ve müreffeh kılar. Aksine, riayet edilmediği zamanda perişan ve derbeder eder. Bu şart ve vesileler inananlar için bahis mevzuu olduğu gibi, inanmayanlar için de her zaman bahis mevzuudur. &#8216;Her mü&#8217;minin her sıfatının mü&#8217;min olması lazım gelmediği gibi, her inançsızın her vasfının da küfür olması lazım gelmez.</p>
<p>Nice kimseler vardır ki, dupduru ve tertemiz inançlarıyla beraber, boylarınca bâtıl vasıflar ve kötü hasletler içindedirler. İnandığı halde haram yiyen, yalan söyleyen, tembellik ve atalet içinde bulunan, tefekkürden hoşlanmayıp, ilmi sevmeyen insanların sayısı hiç de az değildir. Ve, yine nice kimseler vardır ki, inanmadığı halde, ilme aşıktır. Düşünmeyi sever. Başkalarının hukukuna karşı saygılı ve riâyetkardır. Yalan nedir bilmez. Boş oturma ve boş konuşmadan nefret eder. Evvelkisi, kafir sıfatlarını taşıyan bir inançlı, ikincisi de mü&#8217;min sıfatlarım taşıyan bir inançsız.. Bütün alemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı, vasıf ve hasletlere göre hüküm verdiği için, mü&#8217;min vasıflarıyla serfiraz olanı, bu dünya hayatında yükseltecek ve bir bakıma mesut edecek, diğerlerini de, yine bu hayat itibariyle perişan ve sefil kılacaktır. Diyelim ki Cenabı Hak, sistemli düşünmeyi, ilmî gayreti, çalışma ve yorulmayı, hususiyle metotlu çalışmayı seviyor. Ve bunların aksi olan, düşünmemeyi, ilimle uğraşmamayı, tembellik ve uyuşukluğu ve çalıştığı zaman da sistemsiz ve metotsuz çalışmayı sevmiyor. Şimdi, buna göre O, yükseltmek ve alçaltmak; aziz ve zelil etmek istediklerini, yukarıda bir kısmını sıraladığımız vasıflara ve hasletlere göre yükseltecek, alçaltacak; aziz ve zelil kılacaktır. Zira O, hükümlerini vasıflara göre vermektedir. Kim, taşıdığı sıfatlarıyla, sonsuz kudret ve inayetle münasebete geçerse, herkesin hukukunu görüp gözeten Erhamürrahimin tarafından te&#8217;yid görür ve ilerler.</p>
<p>Evet, hangi toplum sistematik düşünüyor, hangi millette ilim aşkı var; hangi topluluk gayretli ve çalışkan ise, o topluluk inançsız dahi olsa, bu güzel hasletlerinden ötürü, muvakkat dünya hayatında mutlu ve müreffeh olacaktır. Aksine ise, bir şey söylemek oldukça zordur..</p>
<p>Böyle bir muvazenede imanın kendine has ağırlığı ise, gönülden inanmışlar için ebedî saadete vesile olma gibi bir mazhariyettir ki; her mü&#8217;min inancının semeresini kat kat görecek demektir.</p>
<p><strong>3.</strong> Maddi terakkî ve teknik üstünlük, bir zamanlar bizde de olduğu gibi, halihazırdaki nesle intikal eden mirasın, çok iyi değerlendirilmesine; iş bölümü ve mesailerin tanzimine; atâlet ve miskinlikle mücadeleye bağlıdır. Bir toplum, geçmişini inkar ediyor ve kendine intikal eden mirası hor görüyorsa; keza, herkes her işe karışıyor ve umum işler ehil olmayanların elinde kalıyorsa, o toplumun terakki etmesi asla düşünülemez.</p>
<p>Oysaki, bugün ileri gördüğümüz dünya, kendisine intikal eden mîrası çok iyi değerlendirdi ve asla geçmişi tahkirle uğraşmadı. Tahkirle uğraşmak şöyle dursun, geçmişle, hali, yan yana getirdi ve terkiplerini ondan çıkardı.</p>
<p>Bu dünyada, halihazırdaki parlak durumu ve gelişmiş teknolojiyi, esas ve kıstas kabul ederek, geçmişini inkar eden, onu hakir gören tek ferde rastlayamazsınız. Galileo, bütün hatalarına rağmen Copernik&#8217;i saygıyla yad eder; Einstein, yanlışlarını ıslah ettiği Newton&#8217;u hürmetle anar. Ve bu anlayış daha sonraki nesillere, onları ve eserlerini müşterek mütalaa etme fikrini ilham eder.</p>
<p>Ah, benim Gazalim, İbn-i Sina&#8217;m, El-Cabir&#8217;im, Eb-ul Heysem&#8217;im, Eb-ullz&#8217;im.! (vs) sizi kameti kıymetinize göre tanıyamadık. Bıraktığınız muhteşem mirası batıya kaptırdık ve şimdi onun istirdat [1] yollarını araştırıyoruz. Hayır hayır istirdat değil; batının bin bir akrobatlığı karşısında, şaşkın, beceriksiz, mahkur [2], mezmum [3], menfur [4] ve merdut [5] bir topluluk gibi hediye ve ulufe bekliyoruz.</p>
<p>Ve, yine bu ileri dünya, mesailerin tanzimine, iş bölümüne ve ihtisasa ehemmiyet verdi. Kim, hangi işi yapacaksa, daha başlangıçta o yola girdi ve o istikamette melekelerini geliştirdi. Bütün bir ömrünü böyle belli bir yönde tüketen ve himmetini belli bir noktaya teksif edenin ilerleyip muvaffak olmasından daha tabii ne olabilir? Yoksa, üçüncülüğü kabul eden bir dünyada olduğu gibi, sabah deve çobanı; öğlene doğru zürra [6]; akşam üstü sanayici ve yatarken de idareye talip olanların teşkil ettiği bir toplumda ne memleket kalkınmasından, ne de maddî refah dan bahsetmeye imkân yoktur.</p>
<p><strong>4.</strong> Yüce Yaratıcının iki kitap ve iki çeşit kanun mecmuası vardır:</p>
<p>Her bir meselesi bir ilme mevzu olan şu kâinat kitabı,</p>
<p>Bu muhteşem kâinat sarayını kuran zâtın kâinat ve onun seyircileriyle alakalı beyanlarını ihtiva eden Kur&#8217;an-ı Kerim.</p>
<p>Birinci kitapta eşya ve hadiseler konuşur. İkinci kitapta ise, söz ve kelimelerle, birinci kitabın şerh ve izahı; seyircilerin vazife, mesuliyet ve gidecekleri yer anlatılır.</p>
<p>Birinci kitap, fizik, kimya, astronomi gibi dillerle kendini bize tanıttırır . Ve elektronlardan nebülözlere kadar geniş bir sahada dersini takrir eder. İkinci kitap, bu dağınıklığı derler, toparlar, ulvî bir bâtının zahirî ve yüce bir hedefin vesilesi haline getirir.</p>
<p>Her iki kitabın kısmen farklı, kısmen de müşterek ahkâmı vardır. Beşer bu iki kitabın ahkâmına da uyma mecburiyetindedir. Her iki kitabın ahkâmına uymanın mükafatı, muhalefetin de cezası vardır. Ancak kâinat kitabına uymamanın cezası ekseriyet itibariyle dünyada, Furkan-ı Mübin&#8217;e uymamanın cezası da, umumiyet itibariyle ahirette verilmektedir. Buna göre, her iki cihanın saadeti de, her iki kitabın ahkâmını inceden inceye tetkik edip kavramaya ve o çizgide hareket etmeye vabestedir.</p>
<p>Şimdi, bir toplum, eşya ve hadiseleri didik didik edercesine, tabiat kitabını okuyor ve onun ahkâmına uyuyorsa, dünyada bütün varlıklara merhamet eden Alemlerin Rabbi, O toplumu, bu muvakkat hayatta başarıya ulaştıracak ve yükseltecektir. Aksine, eşya ve hadiselere karşı kör ve sağır yaşayanları da, bu hayatta zelil ve perişan kılacaktır.</p>
<p>Evet, bir toplum, istenildiği gibi ve sıhhatli bir imana sahipse, onun ebediyen mesut olacağında kuşkuya mahal yoktur; ancak, dünya mutluluğu için gerekli olan malzemeyi değerlendirip kullanmadığı zaman da dünya hayatı itibariyle tokat yiyeceği muhakkaktır.</p>
<p><strong>5.</strong> Maddî terakkî ve üstünlük, bazen, ruhen yükselememiş toplumları, azdırır ve saldırgan kılar. Günümüzdeki süper devletlerin, insanlığın kaderiyle oynamaları; içtimaî coğrafyayı değiştirip durmaları, maddî güç ve refah seviyelerine göre, kalbî ve ruhî hayatları yükselmemiş bütün toplumların, nasıl birer felaket toplumu olduklarını göstermesi bakımından çok manidardır.</p>
<p>Bu itibarla, inanmış dahi olsa,bir toplum, kendini keşfedeceği, benlik sırlarına ereceği, yani insanlık meleke ve kabiliyetlerini inkişaf ettireceği ana kadar hikmet eli, ona bahşedeceği şeyleri belli ölçüde verecek ve onu azdırmayacaktır. Bu husus inançsız bir toplum için, her zaman bahis mevzuu olmasa bile, inançlı bir toplum için daima söz konusu olur.</p>
<p><strong>6.</strong> Toplumun, taban ve tavanı kendi aralarında &#8216;uyum&#8217; temin edecekleri âna kadar, ehil olmayanların şımarmalarına, kuvvet ve hakimiyet kazanmalarına meydan vermemek için, yükseltme hükmü kısmen imhâl [7] edilir; ama, katiyen ihmâl edilmez.</p>
<p>Sen&#8217;in hikmetin ne kadar güzel, hükmün ne kadar tatlı..!</p>
<p><strong>7.</strong> Değişen dünya, yenilenen şartlar ve umumî ahval muvacehesinde, aklın ve ruhun harekete geçirilmesi; bize ait kaynakların yeniden ele alınması ve günün ışığı altında didik didik edercesine bir kere daha gözden geçirilmeleri, evet bütün bunlar için, toplumumuzun hayat ve kültür seviyesi muvakkaten düşürüldü. Yani, aldatıcı ticarî emtiaya ve kalp paralara, geçici olarak pazar ve piyasaya çıkma izni verildi. Ta, asırlardan beri karanlık izbelerde ve ufunetli dehlizlerde terkedilmiş bulunan eşsiz elmaslar, sahihleri tarafından, yüzlerindeki tozu toprağı alınarak, saykıllanarak kalp paraların yerine piyasaya sürülsün ..</p>
<p>Diğer bir ifade ile, toplumumuz, bu mağlubiyet döneminde, hasımlarının çeşitli hokkabazlıklarıyla karşı karşıya bırakıldı ve tagallüplerin, tahakkümlerin, tasallutların en acılan, kendisine tattırıldı. Ta, ilerideki dünyasını, düşmanları ve onların entrikalarını bilmişlik üzerine kursun ve o dünya için vârid olan tehlikelerin ortaya çıkacağı delikleri şimdiden tıkamış olsun&#8230;</p>
<p><strong>8.</strong> Ayrıca, her inanan insan, yüce hedefine doğru giderken, yürüyeceği yolun ve kullanacağı vesilelerin de hak olması lazımdır. Zira, batıl yol ve vesilelerle hak hedefe ulaşılamaz. Oysaki, günümüzde makyavelist düşünce o kadar yaygınlaştı ki, inanan insanlar arasında bile, başkalarını aldatmak, yalan söylemek, olduğundan başka görünmek ve hedefine varabilmek için her vesileyi meşru saymak, artık normal görülmekte ve normal kabul edilmekte.. Bu sevimsiz vasıflarından ötürü de, Yüce Yaratıcı, onları terbiye ediyor ve kendilerine gelmeleri için uyarıyor. Hattâ, geçici olarak hasımlarına ezdiriyor. Ama, er geç, gönlünü hakka verenlerin, doğru düşünüp doğru yaşayanların, yanî ezilen milletlerin de günü gelecektir. Bu dönemin sonu, başından daha hayırlı olacak ve rahmeti bol Yaratıcı, verdikçe verip bu toplumu hoşnutluğa erdirecektir.</p>
<p><strong>Sızıntı, Ağustos 1981, Cilt 3, Sayı 31, Sayfa 19</strong></p>
<hr />
<p>[1] İstirdat: Geri almak, Geri almayı istemek<br />
[2] Mahkur: Hakir görülen. Hakarete uğramış<br />
[3] Mezmun: Zemm olunmuş, kötü<br />
[4] Menfur: Nefret edilen, sevilmeyen<br />
[5] Merdud: Reddolunmuş, kabul edilmemiş, kovulmuş<br />
[6] Zürra: Ekinciler, ziraatçiler<br />
[7] İmhâl: Mühlet verme</p>
<p class="p1"><b>Kaynak:Kader / M.Fethullah Gülen</b></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-mulku-istedigine-verdigine-gore-neden-inanmayanlara-vermistir/">Allah (celle celâluhu) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah (celle celâluhu), Beni Neden Bana Sormadan, İrademe Danışmadan Yaratıp, Kaderin Mahkûmu Yapmış?</title>
		<link>https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-beni-neden-bana-sormadan-irademe-danismadan-yaratip-kaderin-mahkumu-yapmis-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Nov 2021 07:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah (cc), Beni Neden Bana Sormadan, İşin Başında İrademe Danışmadan Yaratıp, Kaderin Mahkûmu Yapmış? Sonra, Benim Kaderim Neden Zengin ve Müreffeh Olmak Değil de, Belâ ve Musibetlere Maruz Kalmak Şeklinde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-beni-neden-bana-sormadan-irademe-danismadan-yaratip-kaderin-mahkumu-yapmis-2/">Allah (celle celâluhu), Beni Neden Bana Sormadan, İrademe Danışmadan Yaratıp, Kaderin Mahkûmu Yapmış?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Allah (cc), Beni Neden Bana Sormadan, İşin Başında İrademe Danışmadan Yaratıp, Kaderin Mahkûmu Yapmış? Sonra, Benim Kaderim Neden Zengin ve Müreffeh Olmak Değil de, Belâ ve Musibetlere Maruz Kalmak Şeklinde Tecelli Ediyor?</strong></p></blockquote>
<p>Kader zorlayıcı, zulmedici ve hele asla çirkin değildir.</p>
<p>İnsan bir işe irâdesiyle sahip çıkmadan herhangi bir çirkinlik ve günah meydana gelmez. İnsan, nefsinin tesiriyle irâdesini kötüye kullanıp, kötülüklere davetiye çıkarmakla düğmeye dokunmuş ve düşeceği çukurun kapağının açılmasına sebep olmuş olur; sonra da gider o çukura yuvarlanır. Meselâ, bembeyaz nur parçası güneşimiz kirsiz, lekesiz olduğu gibi, hayat için mutlaka gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı, aynı zamanda çiçeklerin simasında akseden renk ve güzelliklerin de menbaıdır. Fakat, insan onun altında saatlerce oturur ve gerekli tedbiri de almazsa hastalanır, hattâ ölebilir de. Şimdi, bu durumda suç güneşin midir? O kendi su-i istimaliyle sebep olduğu hastalığı veya ölümü karşısında, &#8220;Güneş olmasın, neden yaratıldı ki?&#8221; deyebilir mi? &#8220;Altında kaldık, hasta olduk; yemeklerimiz güneşin harareti altında kalıp bozuldu&#8221; gibi tamamen irâdî hatalarımızdan kaynaklanan cüz&#8217;î şerlerden dolayı güneşin yaratılması ve varlığı şer kabûl edilebilir mi?</p>
<p>Evet, kadere yüklenen günah, zarar ve çirkinlikler, esasen kulun irâdesini sû-i istimal etmesinin neticesidir. İrâdemizi hesaba katmadan bir takım zulüm ve çirkinlikleri kadere yüklersek, hem musibeti ikileştirmiş, hem de kadere karşı küstahlık etmiş oluruz.</p>
<p>Meselâ, insana hem bir lezzet, hem de neslin çoğalması gibi hayırlı bir neticeye götürücü bir sebep olarak şehvet hissi verilmiştir. İnsan, irâdesini kötüye kullanarak bu hissini fuhuş gibi yanlış ve haram yollarda tatmine çalışırsa, bu takdirde suç kaderin mi, yoksa bizzat o insanın mı olacaktır? Burada insan, hayra vesile olsun diye verilen ve yerinde kullanılması için her imkânın hazırlandığı bir vesileyi şerre âlet etmekle, şer işleyip günaha girmekte ve neticede kendisine zulmetmektedir. Cinayet gibi benzeri meseleleri de buna kıyas edebilirsiniz&#8230; Şu kadar ki, insanın sû-i istimali olmadan içine düştüğü bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, bunların hikmet, fayda ve güzelliklerini yeri geldikçe anlatmaya çalıştık ve çalışacağız da.</p>
<p>Kader, netice ile beraber sebeplere de bakar. İnsan ise, yaratılışı icabı ve kaderi de tam manâsıyla anlamayadığından, ancak zahirî ve görebildiği netice ve sebeplere atf-ı nazar etmekle, yanlış hükme varır ve zulmeder. Meselâ, yaşlı birinin, bir çocuğun kulağını çektiğini gördüğünüzde, hâdise yakışıksız olduğundan, hemen çocuğa zulmedildiği neticesine varırsınız. Oysa kulağı çeken kişi belki de çocuğun babasıdır ve sizin de yapabileceğiniz gerekli bir şeyi yapmaktadır. İlerde dizini dövmemek, testinin kırılmasını daha baştan önlemek için, yani çocuğunun mânevî hayatı mahvolmasın ve ebedî hayatı ölmesin diye ahlâk dışı bir hareketinden dolayı böyle bir te&#8217;dibe tevessül etmiştir&#8230; Ama, siz zahire bakıp, görünüşe göre hüküm verdiniz ve o babayı zulümle itham ettiniz; böylece ona değil, kendinize zulmettiniz. Halbuki kader, bütün sebeplere birden bakar ve hakiki, görünmeyen sebepleri de bilir; dolayısıyla hükmünü tam ve adâletli verir.</p>
<p>Bir avcı görürsünüz, bir aslanı vurur ve öldürür. Aslana acırsınız ama, bilmezsiniz ki, o aslan bir ceylanın yavrularını anasız bıraktığından, kader ona o cezayı vermektedir. Beri yanda, bir gün gelir, avcının ayağı kırılır; o da, aslanı öldürmesinin cezasını bulur. Bir insan bir başkasını bıçaklar ve yaralar; cezasını görmez ve hâdise unutulur gider. Fakat, bir gün bu şahıs zina iftirasıyla mahkemeye düşer.. böyle bir isnat itibariyle o suçsuzdur; fakat, hâkim zahiri sebeplere bakarak kendisini mahkûm eder. Şimdi siz, &#8220;hâkim zulmetti&#8221; dersiniz ama, o kimse hakkında Kader, hakiki sebebe bakarak adâletle hükmetmiş ve o şahıs da, unutulup giden bıçaklama suçunun karşılığını görmüştür. İşte kaderdeki güzellik ve bizim hükümlerimizdeki çirkinlik! Evet, kaderin her hükmü ya bizzat güzeldir veya neticesi itibariyle güzeldir.</p>
<p>Yeri gelmişken, Musa Aleyhisselâm&#8217;la alâkalı olarak rivayet edilen bir hâdiseyi anlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:</p>
<p>Musa Aleyhisselâm, &#8220;Ya Rabbi, bana adâletini göster&#8221; diye duâ eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, &#8220;Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle&#8221; diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü farkeden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; âmâ, ne kadar ben almadım derse de dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adâleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk&#8217;tan sorar ve şu cevabı alır:</p>
<p>&#8220;Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iâde etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık.&#8221; Evet, hakiki sebepler bilinmeyip, dıştan bakılınca serâpâ zulüm görülen hâdiseler zinciri, hakiki sebepleriyle serâpâ adâlet olup çıkıyor. İşte kaderin hükmü de böyledir; onda en ufak bir zulüm ve çirkinlik olmayıp, her hükmü mahza adâlet ve mahza güzelliktir.</p>
<p>İnsanın zâhire bakarak kerih gördüğü şeylerde Allah (cc) onun için pek çok hayırlar murat etmiştir. Buna karşılık, insanın fayda mülâhaza ettiği pek çok şeyde ise, kendisi için şerler vardır.(Bakara, 2/216). Meselâ, bilhassa soğuklarda insana abdest almak zor gelebilir, fakat abdestin gerek kendisi, gerekse neticesi pek güzeldir. Cihad, âyetin ifâdesiyle ağır ve kerih gelebilir; fakat netice itibariyle pek çok lûtuf ve mükâfatlar getirir. Öyle olur ki, Allah (cc) sevdiği bir kulu iflâs ettirir; ama o kul bilmez ki, mal kendisinin Sırat-ı Müstakim&#8217;den sapmasına vesile olacaktı. Kul duâ eder, fakat, duâda istediklerinin verilmemesi karşısında ümitsizliğe düşer; oysa, ya istediği aleyhinedir; ya da ilerde veya Ahiret&#8217;te çok daha fazlası ve güzel şekliyle karşılanacaktır.</p>
<p>Öyleyse, Allah&#8217;ın (cc) hakkımızdaki her hükmünde bilemediğimiz pek çok fayda ve hikmetler vardır. Allah (cc), mutlaka kulunun faydasını esas alarak ona hikmetiyle muamele etme mecburiyetinde değildir; fakat nasıl o Hâlık&#8217;tır ve Alîm&#8217;dir, aynı şekilde Hakîm&#8217;dir de; hiç bir zaman abes iş yapmaz; ne var ki, biz çok zaman onun ef&#8217;alindeki hikmetleri bilemeyebiliriz. O halde bize düşen, kadere razı ve Cenâb-ı Hakk&#8217;a teslim olmak ve O&#8217;na teveccüh etmek, &#8220;lûtfun da hoş, kahrın da hoş&#8221; anlayış ve inancıyla, hakkımızdaki her takdirine boyun eğip, itirazda bulunmamaktır.</p>
<p class="p1"><b>Kaynak:Kader / M.Fethullah Gülen</b></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-celle-celaluhu-beni-neden-bana-sormadan-irademe-danismadan-yaratip-kaderin-mahkumu-yapmis-2/">Allah (celle celâluhu), Beni Neden Bana Sormadan, İrademe Danışmadan Yaratıp, Kaderin Mahkûmu Yapmış?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan ve çağdaş takipçileri</title>
		<link>https://hizmetten.com/seytan-ve-cagdas-takipcileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 07:00:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeytan, Allah&#8217;ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tali&#8217;sizdir. Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seytan-ve-cagdas-takipcileri/">Şeytan ve çağdaş takipçileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">Şeytan, Allah&#8217;ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tali&#8217;sizdir. Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar ve insanlarda kötülük duygularını tetikleyerek, onları iyilikten, güzellikten ve faziletten uzaklaştırarak âdeta kendine benzetip aveneleri hâline getirir. Dinî emirlere başkaldırma, Allah ve Peygamber&#8217;in dediklerini tersine çevirme, menhiyât yollarına su serpip insanları bohemleştirme onun en çok üzerinde durduğu hususlardandır. O her zaman ve her yerde kanun ve kural tanımamazlığı yeğler atmosferine girenlere.. böylelerinin hırslarını şahlandırır, cismanî ve bedenî arzularını kamçılar, onlara sürekli çalma-çırpma yollarını gösterir, zevk u safâ ile başlarını döndürür ve pek çoğunu kendi gibi iblisleştirir.</p>
<p>Belli hikmet ve maslahatlar için insanın varlık atlasına yerleştirilmiş bulunan bir kısım insanî hisleri olumsuzluk istikametinde kullanmada onun eşi-menendi yoktur.. o, kirli atmosferine girme bahtsızlığına maruz kalanlara güzellikleri çirkin, çirkinlikleri de güzel göstermede fevkalâde mâhirdir. Avladığı tali&#8217;sizleri iğfal ve propagandalarıyla öylesine beden ve cismaniyetin kulları-köleleri hâline getirir ki, artık böylesi zavallıların bir daha da hakiki insan olma ufkuna yönelmeleri âdeta imkânsızlaşır&#8230;</p>
<p>İnsanoğlu bu muzır mahlûku ilk defa Hazreti Âdem&#8217;e secde hâdisesinde Allah&#8217;a başkaldırmasıyla tanısa da, bu bahtsızın sergüzeştisi, -Allahu a&#8217;lem- iç problemleri ve düşünce çelişkilerine bağlı olarak çok daha eskilere dayanmaktadır. O, tabiatındaki potansiyel kıskançlık hissi, aldatma cibilliyeti, benlik duygusu, isyan ruhu ve şöhret zaafıyla -bütün bunlarda iradesi bir şart-ı âdî- günümüzdeki takipçileri gibi isyan ahlâkıyla sürekli köpürüp duran, fesada kilitlenmiş, bayağılardan bayağı bir varlıktır. Onun iç dünyasını ve mahiyetini teşkil eden esas unsurlarında sürekli kötülük duyguları kaynayıp durduğu için yörüngesine giren ins ve cinden herkese de aynı şeyleri mırıldanır. Hususiyle de bir kısım karakter problemi olanları kendine benzetmeye çalışır ve böylelerine mütemâdiyen şeytanî mülâhazalar üfler.. onların dem ve damarlarında dolaşır.. ve bu bahtsızlara hep negatif şeyler fısıldar. Bu zavallılar, iç dünyalarında şekillenen söz, beyan ya da yazıya dökülen düşünce şeklindeki olumsuzlukları kendi fikirleriymiş gibi sanırlar ama bütün bu menfîliklerin arkasında şeytanî dürtülerin olduğu açıktır. Bu itibarla da, insanlara karşı ve hususiyle de ehl-i imana karşı kin ve nefret taşıyan, onları baştan çıkarmaya çalışan, yer yer bir kısım zayıfların hayvanî hislerini tetikleyerek bunları bohemliğe sürükleyen, kendi gibi düşünmeyenlere saldıran, yerinde kargaşa çıkarıp genel havayı geren ve değişik kesimleri karşı karşıya getiren, her zaman nifak ve şikak peşinde koşan, Kur&#8217;ân ifadesiyle, mü&#8217;minlerle bulunduklarında onlardan görünen, radikal küfür babalarının yanlarına döndüklerinde de gerçek düşüncelerini ortaya koyan bu tür fitne örgütleri ve şeytan aveneleri de mecazen şeytan kabul edilegelmiştir ki, Kur&#8217;ân&#8217;ın <span class="arabic">شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ</span> (En&#8217;âm sûresi, 6/112) ayetinde deşifre ettiği insî şeytanlar da işte bunlardır.</p>
<p>Hazreti Âdem&#8217;e secde emrine &#8220;hayır&#8221; diyerek isyan bayrağı açan, hatta daha da ileri giderek Hakk&#8217;a karşı diyalektik ve cedele girişen şeytan ne ise, günümüzün modern Mefisto&#8217;ları da onun izinde hemen her zaman sürekli iyiye-güzele başkaldırmakta, Allah&#8217;ı, Peygamber&#8217;i unutturmaya çalışmakta ve şeytanî mülâhazaların gelişip güçlenmesine zemin hazırlamaktadırlar. Goethe&#8217;nin de Faust kitabında ifade ettiği gibi, dünden bugüne şeytan ve insan mücadelesi, küfür ve iman retleşmesi hiç dinmemiştir ve dinmeyecektir de&#8230; Bu mücadele çerçevesinde bazen zemin küfür ve ilhada müsait hâle getirilmiş ve mülhidler bütün bütün küstahlaştırılmış, bazen mü&#8217;min gönüller kaba kuvvetle sindirilmiş, bazen bir kısım şımarık ruhlar kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımama despotizmasına girmiş, bazen de günümüzde pek çok emsaliyle ürperdiğimiz türden ne zulümler ne zulümler işlenmiş ve işlettirilmiştir!.. Düşünmemişlerdir bu tiranlar kendilerinden daha güçlü bir &#8220;Kudret-i Kahire&#8221;nin mevcudiyetini.. düşünmemişlerdir zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah&#8217;ı olduğunu, bugün insanlara cevr u cefâda bulunanların yarın sürüm sürüm hâle gelip inleyeceklerini. Bundan daha acısı da, hayatlarını zâlim ve müstebitlerin güdümünde sürdüren tali&#8217;sizler, olup bitenlerden hiç mi hiç bir şey anlamamışlardır; anlamamış ve hep başlarındaki tiranların emellerine hizmet etmişlerdir. Fark edememişlerdir ne duruma düştüklerini ve ne bayağı işlere itildiklerini. Böyleleri için ne hoş söyler Namık Kemal: &#8220;Muîni zâlimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten.&#8221; İşin doğrusu, böylelerinin sonu da her zaman çok acı olmuştur ve olmaktadır. Atalarımız, &#8220;Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!&#8221; derler. Bunların akıbeti de işte hep böyle noktalanmıştır. Bunlar dünyada hiç gülmedikleri gibi geleceklerinden de asla emin olamamışlardır; olamazlardı da, zira insî-cinnî şeytanlar onların ruhlarını çarpmıştı.. evet, onlar bir kere daha Mefisto&#8217;nun o sinsi oyununa gelmişlerdi.. aldanmışlardı dost görünen düşmanlara ve kendilerinden sandıkları yabancılaşmış ruhlara.</p>
<p>Şimdilerde bu gariplerden garip dünyaya musallat olan mülhidler, münkirler, bohemler, şehvet simsarları, hak ve adalet bilmez tiranlar; tali&#8217;siz yığınlara şeytanların yapmadıklarını, yapamadıklarını yapmaktadırlar. Öyle ki, düşünceleri olabildiğine kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, herkese bir çeşit kara çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de rahatlıkla yerin dibine batırmaktadırlar. Âkif merhum, lanetle anılan bu müstağriblerden bazıları hakkında ağır bir üslupla da olsa şunları söyler: &#8220;Üdebâmız ana-avrat sövüyor birbirine / Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete / Ayrılık tohumları saçıyor bol bol memlekete…&#8221; Evet bu, evvelki gün öyle olmuştu.. dün de öyleydi.. şimdi de öyle&#8230;</p>
<p>Allah, bizleri, &#8220;Şeytanın arkasına takılıp gitmeyin; o sizin için apaçık bir düşmandır ve sizi hep hayâsızlık ve çirkin işler yapmaya teşvik etmektedir.&#8221;(Bakara sûresi, 2/168-169) diyerek ondan uzak durmaya çağırmış.. &#8220;(O lanetlik küstah, Allah&#8217;ın kendisini kovmasına karşılık) Ben de Senin kullarından bir kısmını kendime râm ederek her zaman onları saptıracak ve çeşit çeşit kuruntularla avutacağım.&#8221; (Nisâ sûresi, 4/118-119) beyanıyla bu mel&#8217;ûnun hıncını hatırlatarak bizi teyakkuza sevk etmiş.. &#8220;Sen beni lânetlediğin için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.&#8221; (A&#8217;râf sûresi, 7/16-17) fermanıyla, ortaya konan şeytanî kine ve nefrete karşı da temkinli ve sağduyulu olmaya davet etmiştir. Keşke bütün bunları anlayabilseydik!..</p>
<p class="notice"><b>Sızıntı, Haziran 2008, Cilt 30, Sayı 353</b></p>
<p class="p1"><b>Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen</b></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seytan-ve-cagdas-takipcileri/">Şeytan ve çağdaş takipçileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk</title>
		<link>https://hizmetten.com/seni-bir-kere-daha-derince-duyduk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Nov 2021 07:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Viladet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23144</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi&#8217;nana ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seni-bir-kere-daha-derince-duyduk/">Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi&#8217;nana ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet&#8217;i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.</p>
<p>Eğer bugün şöyle-böyle gözlerimiz Hakk&#8217;ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.</p>
<p>Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu&#8230;</p>
<p>Sen -gönüllerimiz tahtın- dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun &#8216;ahsen-i takvîm&#8217; remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetiresine giriverdi. Herkes farkına varsın-varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.</p>
<p>Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.</p>
<p>Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk&#8217;a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.</p>
<p>Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.</p>
<p>Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.</p>
<p>İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük&#8217;ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşyâ ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, -tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi- huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.</p>
<p>Sen, Yüce Yaratıcı&#8217;nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O&#8217;nun emanetidir. Bunu böyle bilenler Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.</p>
<p>Ama, bir gün geldi nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına -yüz bin defa hâşâ- &#8216;bede..&#8217;, öteler ötesinin sesi-soluğu kutlu mesajına &#8216;çöl ka&#8230;.&#8217; ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek &#8216;o güne ve o kavme aitti&#8217; deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle-nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, &#8216;Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!&#8217; diye mırıldanıyoruz.</p>
<p>Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir &#8216;ba&#8217;sü ba&#8217;del mevt&#8217;e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler böyle bir &#8216;eşref saat&#8217; beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.</p>
<p>Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. &#8216;Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem&#8217;-i tâbânım/Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım/Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.&#8217; (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote class="blue"><p>Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,<br />
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..<br />
(M. Lütfî)</p></blockquote>
<blockquote>
<p class="p1"><b>Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen</b></p>
</blockquote>
<p><a href="https://hizmetten.com/seni-bir-kere-daha-derince-duyduk/">Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
