Kürsü

Bir uzun seyahati noktalarken

İnsan, güzergâhı melekût âlemi, gözü ceberût ufkunda, hedefinde lâhût zirveleri, mülk diyarının üveyki, engin donanımlı, ekstra iltifatlara açık müstesna bir varlıktır. O, ruhlar âleminden ayrılarak gelir, melekût âleminin kesîf bir aynası sayılan, maddiyat, cismaniyat ve şehadet âlemi de diyeceğimiz bu mihnet ve nimet yurduna misafir olur; olur ve bir mânâda basîreti, hep kalb ufku itibarıyla ışığın asıl kaynağı kabul edilen âlem-i ceberûta müteveccih yaşar. Yer yer esmâ ve sıfât ufkundan ceberût zirvelerine bakarken âlem-i lâhutu heceler durur; “kâb-ı kavseyn” hülyalarıyla yatar-kalkar; halâ-melâ rüyalarıyla farklı temâşâ zevklerine erer ve yürür soluk soluğa kendi “arş-ı kemâlât”ına, takdîr planına bağlı, istidat serhaddine doğru. İradesi Hak iradesine râm, hareketleri makro meşîet programına ayarlı, Yaratan’ın emirlerine itaatteki inceliğin farkında, her zaman Sahib-i Şeriat’ın rehberliği altında, basarı, basîreti nebiler, sıddıklar, salihler şehrahında yürür mâverâ-i atlasa; mârifet avlar güzergâhında uğradığı herkesten ve her nesneden; yol boyu “Hû” sesiyle ürperir ve şahlanır küheylanlar gibi Mâbud’unu, Maksud’unu, Mahbub’unu anarak…

Şer’-i şerif, her zaman yanıltmaz bir rehber; ilâhî rahmetin değişik tecellî dalga boyları sayılan te’vil telattuflu üslûplar, farklı mizaçlara, meşreplere, mezâklara birer özel utûfe ve onları farklı enginliklere taşıyan ötelere ait hususî esintiler; hakikat aşkı, ruhlarında hiç bitmeyen birer enerji kaynağı ve her yanda görülüp duyulan sesler-sözler, her çeşitten nağmeler, nâmeler ve nakış nakış güzellikler, birer mârifet mesajı, birer hakikat sesi-soluğu boşalır onun letâif vadilerine ve bu iç içe mevhibeler sayesinde duyulur aynı hakikatin farklı derinliklerinin ifadesi olan şeriat, tarikat, hakikat ve mârifetin –bunların temel esasları mahfuz– birbiriyle tenasüp içinde birer buudu olduğu.

Bu ufuktan bakanlar için, değişik ahvâl, evsâf ve ef’âlin ihtilâfından ibaret olan hakaik ve şevâhid-i esmâ ayân olur.. her menzilde şevâhid-i Hak duyulur.. letâifin ihsaslarında bir enginlik görülür.. varlığın arka planı sayılan “âyân-ı sâbite” sezilmeye başlar.. herkesin istidadına göre esmâ-i ilâhiyenin dayandığı sıfât-ı sübhaniye belli çerçevede tebarüz eder.. ve hüviyet-i mutlaka ufkundan kalb yamaçlarına muttasıl şebnemler yağmaya başlar.. derken “latîfe-i rabbaniye”, vahdet-i zâtiye mülâhazasıyla benlik fânûsundan sıyrılır ve bir sermestî yaşamaya durur. Şayet böyle bir müntehînin istidat serhaddi gidip de “insan-ı kâmil” ufkuna dayanıyorsa, mücmelde mufassalın şuhûdu, mufassalda da mücmelin ihtisası zevk edilmeye başlar ki, herkesin donanım ve kabiliyeti çerçevesinde her yanı, lütfedilecek olan farklı tecellî dalga boyunda değişik duyuş ve seziş esintileri kaplar ve kalb yamaçlarını farklı mevhibe sağanakları sarar. Böyle bir atmosferde her türlü iltibasa kapalı olmanın yolu, râh-ı Muhammed’den (sallallâhu aleyhi vesellem) geçmekle beraber, sineler sayısınca farklı zevk ediş şekillerinin ve mahlukatın solukları adedince yöntem ve sistemlerin bulunduğu/bulunacağı da bir gerçek…

Bu yol ve yöntemlerledir ki, Hak yolcuları kalb ve ruh ufkunda “seyr ilallah” unvanıyla kendi uzaklıklarını aşarak O’nun yakınlığını duymaya koşar; “seyr fillâh” mülâhazasıyla kendilerini aradan çıkarır ve her şeyi O’na bağlı götürmeye çalışır; “seyr maallah” mazhariyetiyle O’nun maiyyetini kendi aşkınlığıyla zevk etmeye yönelir ve “seyr anillâh” zirvesinde de duyulanı duyurma, erilene erdirme, bilineni bildirme iştiyakıyla coşar; kesrete vahdet boyası çalar, o Ayanlardan Ayan’ı herkese beyan etmeye koşar ve oturur kalkar sürekli O’nu dillendirirler ki, bence hakikî insan olmadan gaye de bu olsa gerek…

Bu ufuk etrafında dolaşıp duran bir ruh her nefes alışverişinde “Allah” der ve “Hû” ile soluklanır; soluklanır ve hayatının her saniye ve salisesinde İsmail Hakkı gibi sürekli:

Menba-ı ayni’l-hayat, cism ü cândır zikr-i Hû,
Çeşm-i feyzi’l-cinân-ı câvidandır zikr-i Hû.
On sekiz bin âleme ‘Hû’dur tecellî eyleyen,
Can gözü açık herkese armağandır zikr-i Hû.
Cevher-i esrar, mânâ-i maden-i ‘Hû’dan çıkar,
Ârif-i billâh olan bilir ne şândır zikr-i Hû.
Nakd-i ömrün rûz u şeb ‘Hû’ zikrine sarf eyle kim,
Devlet-i kâmil, yârân-ı cihândır zikr-i Hû.
……………………………
Âfitâb-ı zikr-i Hak’tır dilleri pürnûr eden
Hakkıyâ her zerreye vird-i zebandır zikr-i Hû.

Bir uzun seyahati noktalarken 2

der, “Hû” ile nefes alır verir.

İşte böyle bir tevhid eridir ki, “arınma” der, sürekli tevbe-inâbe-evbe kurnaları arasında dolaşır durur; duyuş, seziş ve zevk ediş hâliyle nezahet-i tabîiyesini dengeli tutmaya çalışır.. mütemadiyen mehâfet ve mehâbet duygularıyla soluklanır.. وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ الْعَقَبَةَ كَؤُودٌ[1] der, hep zühd ve kanaat zirvelerini kollar.. ömrünü takva, vera’ seralarında geçirmeye fevkalâde gayret gösterir.. tevekkül, teslim ve tefvîzi biricik güç kaynağı sayar.. mevhum hataları adına her gün kim bilir kaç defa kendi kendiyle yüzleşir ve kaç defa ilâhî lütuflar sağanağıyla bir kere daha kendine gelir, Hak ihsanlarını şükranla selâmlar; imtihan ve ibtilâlar karşısında hükm-ü kazaya cân ile inkıyadını yeniler.. talebe iktiran etmeyen nimetlerin mekr ve istidraç olabileceği endişesiyle tir tir titrer.. ve asla zevk u şevk ve ruhanî haz… gibi “cevz ü mevz” arkasında koşmaz.. heyecanlarını ve soluklarını ötelere ve daha ötelere bağlamış gibi her zaman nezahet-i fikriye ve beyaniye içinde bulunur.. ölse de doğruluktan ayrılmaz.. edebi, hayâyı “libâs-ı takva” bilir ve melekler gibi afîf yaşama peşinde olur.. samimiyet ve ihlâsı, yaptığı ve yapacağı her işin ruhu bilir, onları olmazsa olmaz kabul eder.. cömertliği ve civanmertliği, insan olmanın gereği sayar ve îsar ruhuyla oturur kalkar.. fenalıkları hep iyiliklerle savmaya çalışır, bunu yaparken de hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmaz.. her günkü farklı murâkabe ve muhasebeleriyle kalbî ve ruhî hayatına yeni yeni derinlikler kazandırır.. aczini, fakrını “Ganiyy-i Mutlak” ve “Kudreti Sonsuz”a ulaşmaya yanıltmaz bir vesile bilir, mevhibe ve vâridlerini de her zaman istihkakı olmayan atıyyeler gibi görür ve şükranla gürler.

Ahlâk-ı âliye-i ilâhiyeyi temsil etme ve Kur’ân ruhunu seslendirme, rızaya kilitlenmiş bu engin ruhların tabiî hâlleri. Her davranışlarını ihsan ölçüleriyle tartıp değerlendirme, değişmez tabiatları; bu tür bir donanıma mazhariyetleri de daha sonra iradelerinin hakkını verecek olmalarına önceden bahşedilmiş bir ilâhî armağandır. Onlar öyle yürekten birer diyanet insanıdırlar ki, oturuşlarında, kalkışlarında, insanlarla muamelelerinde ve varlığı yorumlamalarında hep din ruhu ve semavîlik nümâyândır; evet, dinî hayat onların değişmez karakterleri, Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) dünya ve ukbâ rehberleri, mârifet-i ilâhiye zâd ü zahîreleri, hakikat aşkı da arzu ve emellerinin gerçek rengidir. Beden ve cismaniyetleri tertemiz olduğu gibi iç dünyaları da en nezih duygularla bezelidir. Kalbleri her zaman hakikatlere, Hakikatler Hakikati’ne açık ve âdeta pırıl pırıl bir ayna, ruh ve sır dünyaları da ötelere, ötelerin de ötesine müteveccih birer teleskop mahiyetindedir. Görülecek her şeyi görüp avlamaya çalışırlar ve değişik ses hevenklerinden duyulmadık orijinal besteler meydana getirirler.

Zengin, vâridâtlı ve çok şeye yetecek bir enginlikleri vardır ama, fevkalâde mütevazidirler ve kibr ü gururla sürekli bir savaş içindedirler. Allah’ın sevmediği şeylere karşı öyle kararlı bir duruşları vardır ki, yedi dünya bir araya gelse, ihtimal en küçük bir münkere bile “Evet” demezler. Basar ve basîretleriyle daima ufuk ötesini temâşâ eder ve ömürlerini, hep bir namazda geçiriyor gibi olabildiğine temkinli sürdürürler; sürekli aşk u iştiyak soluklar ve canlarını Cânân’a kurban etmeye hazır bulunurlar; değer verdikleri her şeyi taşa çalıp tıpkı musallâdaki meyyit gibi O’na teslim olur, kendi cenazeleri üzerine tekbirlerle gürler ve Hakikî Büyük’ün büyüklüğünü ilan ederler. Ne hoş söyler Hâfız:

مَنْ اَزْ آنْ دَمْ كِه وُضُو سَاخْتَمْ اَزْ چَشْمَه يِ عَشْقْ
چَارْ تَكْبِيرْ زَدَمْ يَكْسَرَه بَرْ هَرْچِه كِه هَسْتْ

“Ben aşk çeşmesinden abdest aldığımda her neyim varsa onların üzerine (cenaze tekbirleri gibi) dört tekbir alıverdim.”

Sofîler bu mülâhazayı farklı bir üslûpla şöyle ifade edegelmişlerdir: “Aşk u muhabbet çeşmesinden abdest alıp, sonra dünya, ukbâ bütün varlığı ve kendini ölüp gitmiş kabul ederek her şeyin üzerine cenaze namazı kılıyor gibi dört tekbir almayan biri, hakikî kıbleye yönelmiş sayılmaz.” Evet, varlık kendi zatına bakan yanları itibarıyla terk edilmedikten sonra Hakk’a teveccüh tam olmaz ve olamaz.

Teveccüh, takdir, istihsan, muhabbet, içten aşk u alâka, hullet hisleriyle dolmadıktan ve zâhir-bâtın ağyâr mülâhazasından bütün bütün sıyrılarak Hak rızasından başka her türlü beklentiye kapanma diyeceğimiz “teteyyüm”le tam arınmadıktan sonra hususî teveccüh ufkuna ulaşılamaz. Her şeyden evvel bilmek lâzımdır ki, teveccüh etmeyene teveccüh edilmez. Takdir ve istihsan hislerinden mahrum olanlar çok yaşasalar da yaşamış sayılmazlar.. muhabbetten nasipsiz sineler bakılıp görülmeye değmeyen harabelerden farksızdır.. Dost’la aşk u alâka ancak O’na karşı duyulan muhabbet zemininde çimlenir.. hullet pâyesi, kalbini Dost’a tahsis etmiş sinelere bahşedilen özel bir lütuftur.. ilâhî vâridât ve mevhibeler de Hak rızasına kilitlenmiş ruhlara ara sıra sunulan sürprizlerdendir.

Zât-ı Ulûhiyet’in insanlara nazar, teveccüh ve merhameti, kendi nâmütenâhîliğine göredir. Buna karşılık insanların nazar ve teveccühleri ise kendi darlıkları ölçüsündedir. Bu darlığı o genişliğe göre açma, kulun ihlâs, sadakat, vefa ve samimiyetine bağlıdır. Bazen de ilâhî inayet, riayet ve kilâet, rahmetin vüs’atine göre tecellî eder de, o sayede teveccüh ve nazar, damlaları deryaya, zerreleri de güneşlere dönüştürür. Bu itibarla da yönelmenin keyfiyeti ne olursa olsun O haybet yaşatmaz kapısına teveccüh edenlere.. emirleri istikametinde iz sürenleri, yolların amansızlığına bırakmaz.. mârifet yolcularını maiyyetinden mahrum etmez. Hatta bazen ihlâs ve samimiyetle ortaya konmuş bir damla azm ü gayreti, Cennetleri peyleyebilecek bir kıymete ulaştırır.. bir zerre imanı, irfanı vesile-i necat sayar ve kapıkullarına sultanlıklar bahşeder.

Şimdiye kadar O’na doğru müstakim yürüyenlerden yol mağduru olan hiç görülmemiştir. O’nu gönlünden ananlardan hizlâna uğrayan olmamıştır. Samimî olarak, “sefer”, “seyahat”, “sülûk”, “vusûl” deyip yollara düşenlerden de ebedî hüsran yaşayana rastlanmamıştır: Kimi iradesinin hakkını eda etme adına küçük bir temayülle O’nu her zaman kalbinin derinliklerinde duymuş.. kimi ileriki günlerde ortaya koyacağı bir hayır azmine lütfedilen, sultanlara taç giydirecek pâyelere yükselmiş.. kimi teşriî emirleri yerine getirmede gösterdiği hassasiyetle gidip hullet tahtına oturmuş.. kimi firaset, kiyaset, zekâ ve mantığının hakkını vererek sıçrayıp bir hamlede mârifet ufkuna yükselmiş.. kimi iffet, ismet ve hayâ seralarında ömrünü geçirme sayesinde hiçbir muhalif rüzgâra maruz kalmadan yürüyüp “zıllullah”a ulaşmış.. kimi “on adım” demiş ve onları doğru atma azm ü gayretiyle azimet kahramanlığına yükselmiş.. kimi bu uzun ve ince yolu “yedi menzil”le yorumlayarak yol yorgunlarına telattuf dalga boylu bir teveccühle gidip iltifat ufkuna ulaşmış.. kimi bütün mülâhazalarını اَلْفَقْرُ فَخْرِي[2] hakikatine bağlayarak birer reşha mahiyetine bürünüp onu gözbebeğinde duymaya çalışmak suretiyle maiyyet rüyalarıyla oturup kalkmış.. kimi acz ü fakr, şevk ü şükür disiplinleriyle hareket ederek tefekkür düzlüklerinde şefkat türküleriyle O’na hep içini döküp durmuş ve emarelerin aydınlık ikliminde sürekli “Hû” demiş durmuş.. kimi de kalbî ve ruhî hayat ufkunda “ahlâk-ı âliye-i Ahmediye”yi (aleyhissalâtü vesselâm) milimi milimine uygulayarak soluk soluğa O’nun arkasında olmuş ve O’nun sofrasının vâridâtıyla beslenmiş.. hâsılı hemen herkes, ilâhî rahmetin enginliğine emare ve farklı mizaçlara, mezaklara, meşreplere Hak teveccühünün ayrı bir tecellîsi olarak, değişik yol ve yöntemlerle –teferruatta birbirine mütebayin olsa da– hep O’na yürümüş, uzaklığını aşmaya çalışmış ve mârifeti ölçüsünde O’nu dilemiştir.

Kimileri yapacaklarını yapıp, yaşayacaklarını yaşayıp en güzel örnekler sergileyerek her zaman ölesiye bir cehd ü gayret içinde bulunmuş ve yaptıklarını âlemin firasetine emanet etmişler; kimileri de kalemle inleyip mürekkeple içlerini dökerek hâle beyan kisvesini giydirmiş ve arkadan gelenlere iz sürme imkânı hazırlamışlardır. Bunların her ikisi de birer realitedir; ikisine de ihtiyaç vardır ve her ikisine de saygı o mânâ kahramanlarının hakkı bizim de vazifemizdir.

Bizler, Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde bugüne kadar duyulmuş, yaşanmış, söylenmiş ve desen desen kitap sahifelerine işlenmiş o zevk ve hâl dantelâlarının, o vecd ü heyecan çağlayanlarının ve o söz ve mânâ cevherlerinin mahdut bir kısmını, çok defa onların cereyan atmosferinden bir hayli aşağılara indirerek –buna onların gerçek seviyelerine kıyma da denebilir– kendimize benzettik. Bazen de onları kendi ufuklarında uzaktan uzağa süzerek kalbî ve ruhî reseptörlerin algılama çerçevelerine göre değerlendirmeye çalıştık ve her zaman işin hakikatini her şeyi en iyi bilen “Allâmü’l-Guyûb”a havale ettik. Söylenenler birer hâl ve zevkti; hakikatleri müşâhede ve ihsaslara emanetti; onları aynıyla duymayan, gerçek derinlikleriyle bilemezdi. Zira söz ve satırlardakiler sadırlardan aksedenlerin sadece birer gölgesiydi; evet, asıl başka zıll başkadır. Hâl başka, zevk başka ve bunları ifade ise daha başkadır: Hayâ, çizgi çizgi insanın bütün davranışlarında tüllenir durur da, biz onu ancak uzaktan bir kısım izlerle takip edebiliriz. İhlâs, amelin ruhu ve bazı Hak dostlarının ifadesiyle, taat kuşunun kanadıdır ama o kanadı bazı erbâb-ı firaset sezse de hakikatini sadece ve sadece Allah bilir. Zevk, şevk ve itminanın, iman, islâm ve ihsan ufkunun meyveleri olduğunu herkes bilse de onlarda ne türlü derinlikler bulunduğunu ancak cismaniyetini aşmış erbâb-ı riyazet anlar. Bulduğunda sevinmemek, yitirdiğinde tasalanmamak, medhedildiğinde üzerine almamak, hatta bundan rahatsızlık duymak, zemmedildiğinde de gocunmamak; günahlardan, yılandan-çıyandan uzak durulduğu gibi uzak durmak, ibadet ü tâati Hakk’a vuslat neşvesiyle yerine getirmek bir ubûdiyet ve ubûdettir ama bunu da ekmeliyet ve etemmiyet tâlibi olmayanlar anlamaz ki!.

Havf u haşyet, hudû u rehbet belli bir yakîn mertebesini ihraz edenlerin ve Allah’ı hakkıyla bilenlerin hâlidir. Bilgi ve mârifet özürlüler bunlardan çok fazla bir şey anlamasalar da, yakîn kahramanları onların ne demek olduğunu bilir; her an bunlardan biriyle veya birkaçıyla değişik râşeler yaşar ve tavırlarıyla huzurda bulunuyor olmanın hakkını eda ederler. Her şeyi Hakk’a bağlama, O’na güvenip O’na dayanma, bu da yine kâmil imana Allah’ın özel bir utûfetidir. Hakk’ın takdirlerini kemal-i teslimiyet ve rıza ile karşılamayan/karşılayamayan ve sa’y ü gayretini ilâhî meşîete birer çağrı mesabesinde görmeyen/göremeyen, sürekli kaderi taşlar durur, hep şunu-bunu suçlar da bir türlü kendiyle yüzleşmeye yanaşmaz. İçini iman, mârifet ve muhabbet peteği hâline getirememiş biri, sevgiyi bilmez, onun için gözyaşının ne mânâya geldiğini de anlayamaz; bütün bir ömür boyu his ve heyecan yorgunu olarak yaşar da bir kerecik olsun tenha koylarda içini Allah’a dökme ve âh edip ağlamadaki ledünnî zevki duyamaz. Gerçi bazen böylesi ham ruhların da ağladığı olur ama bu da oyuncağı elinden alınmış çocukların hırıltılarına benzer bir ağlamadır. Ağlama, ruh safvetinin, gönül rikkatinin sesi-soluğu ve aşkın iniltileridir. O seslerle letâif harekete geçer, gönül yamaçları yeşerir, insanın his dünyasında baharlar çağlamaya başlar. Ne hoş söyler Hz. Mevlâna:

“Bulutlar ağlamazsa çimenler gülmez.. çocuk ağlamazsa süt cûşa gelmez.. ve bilmelisin ki dâyeler dâyesi ağıt olmayınca süt vermez.”

Bu mülâhazayı teyit sadedinde Hak dostları, “Bugün ağlamayanlar, yarın ‘âh u vâh’ etmeden kurtulamazlar.” demişlerdir ki, bu da, “Allahım, ağlamayan gözden Sana sığınırım.”[3] beyanı çizgisinde îrad edilmiş güzel bir söz sayılır.

Ne var ki, inanmayan birinde hakikî irfandan söz edilemez; irfansız bir sinede ilâhî heyecan olmaz; böyle bir heyecandan mahrum ruhlarda da aşk u iştiyak, mehâfet ve mehâbet gözyaşları bulunmaz. Mehâfet ve mehâbet duygusunun arkasındaki en önemli sâik, Allah’a karşı saygılı olup, O’nun himayesine sığınma da diyeceğimiz “takva”dır. Biraz açacak olursak; takva, teşriî emirlerde O’nu dinleyip O’na itaat etmek ve nazarî imanını ibadet ve ubûdiyetle derinleştirmekten; tekvînî evâmir âleminde de dolaşıp her şeyde, her hâdisede O’nu bilmeye, O’nu duymaya, O’nu okumaya, sürekli yakînini artırma peşinde bulunmaya, her zaman farklı bir kurbet yoluyla O’na yürümeye ve hayatını O’nun maiyyetiyle daha derince hissetmeye çalışmaktan ibarettir.

Takva, bütün buudlarıyla Hak sevgisi ve Hak rızasına uzanan emin bir şehrah ve Zât-ı Ulûhiyet nezdinde de gerçek insan olmanın en birinci esasıdır. Evet, o, bir mânâda kurbet yolunun başı, vuslat ufkunun bileti ve senedi, ötelerin zâd ü zahîresi, âb-ı hayatı, Cehennem’den kurtulup Cennet’e yürümenin de beratıdır. Onu elde eden ve derinleştirerek hayatının bir buudu hâline getiren, öteleri peyleyebilecek en kıymetli hazineye mâlik olmuş sayılır. Takva iniltileriyle çalınan her kapı bugün olmasa da yarın mutlaka açılır ve takva hissi ile çarpan sinelerin yollarına öteden nurlar saçılır. Düşünün ki, Allah, Kur’ân-ı Mübîn’inde doğru yola (hidayet) ermeyi ona bağlamış ve öbür âlemdeki kurtuluşu da onun yedeğine vermiştir. Bir Hak dostu bu hususu şöyle seslendirir:

Hak Teâlâ eder takva ehlidir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet, içtiği kevser olur.

Biz takvayı, Hak nezdindeki yeri ve vaad ettikleriyle kavradığımızı söyleyemeyiz, söyleyemedik de; ihtimal onu semavî ufkundan çekip indirdik ve kendi idrak seviyemize göre belli ifade ve belli tariflerin darlığıyla sunduk.. ve kim bilir takva gibi daha nice hakikatleri kendi idrak darlığımıza bağlayarak semavî hakâiki sönük birer arzî mazmun hâline getirdik… eğer takva –bazılarının dediği gibi– ruhu kirletecek her şeyden uzak durma, Hak rızası söz konusu olmayan konularda dudak açmama, kelâm-ı nefsî ile dahi olsa Hak muradına muhalif tasavvur ve tahayyüllere dalmama, sürekli O’nun hoşnutluğunu arama ve hayatını yalnız O’nu görüp, O’nu duyup O’nun maiyyetine erme mülâhazasıyla yaşama, dahası kendini bütün bütün aradan çıkararak her zaman “Hû” deyip O’nunla nefes alıp vermeden ibaret ise, –buna “âzamî takva” demek de mümkündür– ki öyledir, O’nu kâmet-i kıymetine göre ifade etme, bizi de bizim idrak ufkumuzu da aşar. O’nu bu seviyede duyup yaşayanlar:

“Dîdemin envârı ‘Hû’dur, aklımın fermanı Hû,
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
………………………
Savmı Hû’dur, îdi Hû’dur, zühd ile takvası Hû.
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermanı Hû.”
(Abdiyâ)

der, dolaşır ve âdeta bildiğimiz buudlar ötesi derinliklerde yaşarlar. Bize gelince, ihtimal biz onları ancak kendi idrak ufkumuza indirerek ve kendi ruh atlasımızda bir yere koyarak hecelemeye çalışırız.

Hele, her zaman O’nun murâkabesiyle oturup kalkmak, hayatı sürekli O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlı yaşamak, daima akla, gözlere ve hâsselere kapalı hakâiki avlama peşinde bulunmak… gibi ihsan ve ihsan ötesi bir kısım ahvâl var ki, bizim gibiler o konularda ya susar işin erbabını dinler veya konuşur sadece tahminlerini seslendirirler.

Bu ufka erenler, başkalarına kapalı pek çok hakâiki müşâhede eder, gayb hazinelerinden çevrelerine ne cevherler ne cevherler saçar ve basîretlerine armağan edilen vâridâtlarla arkalarındakilerine gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ne enfes şeyler sunarlar. Böyle bir vecd ü istiğrak eri, köpürüp dışa vuran duygularını şöyle seslendirir:

“Yine arz eyledi dilber yüzün kasr-ı celâlîden,
Yine nâlende şeydâyım şarâb-ı lâyezâlîden;
Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten
Gerû câna nida geldi nida-i zütteâlîden.”
(Yazıcızâde)

Biz bu rengârenk atlasta, bazen erbabından görüp duyduklarımızı, bazen bir kısım kitap ve risalelere emanet açık-kapalı beyanlarda mütalâa ettiklerimizi, bazen bir kısım ortamlar itibarıyla artık ahvâl-i âdiye hâline gelmiş hâdiselerin çehresinde okuduklarımızı; bazen de yaşanmış, söylenmiş, menkıbelere mevzu hâline gelmiş yolu-yöntemi, yoldakilerden akseden uhrevîlikleri resmetmeye ve bu nuranî yolcuların yol erkânı ve zâdı-zahîresi adına bir şeyler söylemeye çalıştık…

Her konuda söylenen sözlerin, duyulan ve sezilen hakikatlerin Kitap ve Sünnet çerçevesinde yorumlandıklarını söylemek büyük bir iddia olur; ancak, her mülâhaza ve yaklaşımın temel kaynaklara göre tevilinde fevkalâde hassas davranıldığını da söylemeden edemeyeceğim. Buna çok defa, mesavî-i efkârım saydığım o siyah satırlar üzerine akıttığım gözyaşları şahittir. Nice defa, hakaik-i âliye ile alâkalı bir konuda onun “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne uygun düşmediği mülâhazasıyla tir tir titremiş ve bu işten vazgeçmeye karar vermişimdir. Zevk ve hâle mağlup kimselerin müteşabih beyanlarına mâkul ve şer’î birer mahmil bulma mevzuunda, dinin Hak nezdindeki yerini ve hâl ehlinin de bu işin canlı temsilcileri olmaları gerçeğini görüp-gözetmede zorlandığımı itiraf etmeliyim. Hakikatin ve Hakikatler Hakikati’nin müteâl mevkiine ve Hak dostlarının yer ve konumlarına saygılı olmaya çalışırken, yine de, her şeyin nezd-i ulûhiyetteki mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun düşmemiş olabileceği endişesiyle sürekli ürpertiler yaşadım.

Yazıp çizdiklerimin hepsinin doğru olduğunu iddia edemem. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Eğer yazılıp yapılanlar hakikatin ifadesi ise ve Hak rızası istikametinde gerçekleşmişse bütün bunlar O’ndandır; şayet, sevap mülâhazasıyla dahi olsa, yapılan şeylerde hataya düşülmüşse ve rıza-i ilâhî gözetilmemişse o da bendendir. كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ[4] cibillî mazeret ve sütresiyle Rabbim’e teveccüh ediyor ve benden evvelkilere açtığı tevbe ve inâbe kapısını bana da açmasını diliyorum.

[1] ed-Deylemî, el-Müsned 5/339.
[2] İbn Hacer, Telhîsu’l-habîr 3/109; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene 1/408, 762.
[3] Bkz.: İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.
[4] “Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18)

Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu