Bir İftar Sofrasında Buluşan Kalpler | Recep Atıcı

Yazar hizmetten
web

11 Mart akşamı, Rosenheim Otel’in salonunda yalnızca bir iftar sofrası kurulmadı; aynı zamanda kalplerin birbirine açıldığı, kültürlerin ve inançların nezaketle buluştuğu anlamlı bir akşam yaşandı. Kuzey Almanya’nın Kiel şehrinde bir avuç Hizmet Gönüllüsü tarafından kurulan Kiel Kültür ve Diyalog Derneği’nin düzenlediği bu iftara yaklaşık 140 kişi katıldı. Katılımcıların büyük bir kısmı Alman toplumundan akademisyenler, yöneticiler, doktorlar ve farklı mesleklerden insanlardı. Bu da o akşamın yalnızca bir yemek daveti değil, aynı zamanda gerçek bir diyalog ve tanışma vesilesi olduğunu gösteriyordu.

İftar başlamadan önce Ramazan ayının anlamı ve orucun hikmeti hakkında kısa bir bilgilendirme yapıldı. İnsanların yüzlerinde merak, dikkat ve saygı vardı. Ramazan’ın yalnızca aç kalmak değil; sabrı, paylaşmayı ve insanın kendi iç dünyasına yönelmesini öğreten bir zaman olduğu uygun bir lisan ile aktarıldı.

Ardından salonu büyüleyici bir müzik doldurdu. Henüz altı yıl önce Almanya’ya mülteci olarak gelmiş genç bir kızımız çellosuyla sahneye çıktı. Tellerden yükselen her nota, sanki uzaklardan gelen bir hayat hikâyesini fısıldıyordu. Salon derin bir sessizliğe büründü.

Onun ardından bir başka genç kızımız piyanonun başına geçti ve Schopenhauer’in ruhunu taşıyan bir parçayı piyanonun tuşlarından kalplere taşıdı. Müziğin büyüsü öyle güçlüydü ki, dinleyiciler ellerindeki su şişelerini dökmeyi bile unuttu. Zaman sanki birkaç dakika için durdu.

Müziğin ardından sahneye bu kez yaklaşık beş yıl önce Almanya’ya gelen, henüz on altı yaşındaki bir delikanlı çıktı. Elindeki Taburî ile “Üsküdar’a Gideriken Aldı da Bir Yağmur” ezgisini çaldı. Ona eşlik eden bir çocuk doktoru -ki o da sekiz yıl önce Almanya’ya iltica eden bir akademisyen- lahuti sesiyle dinleyenleri İstanbul’un Üsküdar semtinde gezdirdi. İftar vaktinde Anadolu ezgileri salonun duvarlarında yankılanırken, farklı kültürlerden insanlar aynı melodinin etrafında buluştu.

Sonra akşam ezanı okundu. Gün boyunca sabırla beklenen o an gelmişti. Sofralarda Türk mutfağının eşsiz lezzetleri vardı: sarmalar, börekler ve paylaşmanın sıcaklığı. O an, yalnızca bir oruç açılmıyor; insanlar arasında görünmez köprüler kuruluyordu.

Bu akşam ilginç olan şuydu ki, katılımcıların yaklaşık yüzde yetmişi böyle bir iftara ilk kez katılıyordu. Ama akşamın sonunda çoğunun yüzünde aynı ifade vardı: memnuniyet, şaşkınlık ve içten bir yakınlık.

İftar öncesi Pastörlerden biri ile HAUS OF ONE yöneticisi İmam Osman Örs dua etti. İmam Örs daha sonra Berlin’de kurulan ve üç dinin (Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam) mabetlerinin bir arada olduğu HAUS OF ONE projesinden bahsetti.

Onun ardından söz alan bir başka Pastör ise birkaç ay önce 40 civarında Alman vatandaşınayaptığı sunumdan kısaca söz etti. Sunumunun başlığı ise “İsa ve Meryem Kur’an’a nasıl girdi?” olup oldukça dikkat çekiciydi.

Pastör, Kur’an’da Hz. Muhammed’in isminin sadece dört defa anıldığını, bununla birlikte Hz. İsa’nın adının 25 kez geçtiğini, Hz. Meryem’in ise 34 kez anıldığını anlattı. Hatta Kur’an’da adı açıkça geçen tek kadının Hz. Meryem olduğunu söyledi. Birçok kişi için bu bilgiler hem yeni ve hem de şaşırtıcıydı.

Tevrat, İncil ve Kur’an’da anlatılan pek çok hikâyenin aslında aynı ilahi kaynaktan beslendiğini anlatan Pastör, adeta dinleyenlerin merakı daha da arttırdı. Âdem ile Havva’nın hikâyesi, Kabil ile Habil’in kıssası, Davud’un hayatı… Hepsi farklı anlatımlarla ama benzer mesajlarla bu kutsal kitaplarda yer aldığından bahsetti.

Kur’an’a göre Tanrı, insanlara mesajını farklı zamanlarda Musa, İsa ve Muhammed gibipeygamberler aracılığıyla iletmiştir diyen Pastör, bu bakımdan Kur’an’ın, önceki vahiylerin bir devamı olduğunu söyledi.

Pastör sunumunu anlatırken ilginç bir noktaya da değindi. Mekke’nin o dönemde büyük bir ticaret merkezi olduğunu, burada yalnızca malların değil; fikirlerin, kültürlerin ve inançların da dolaştığını söyledi. Yahudiler ve Hristiyanlar yüzyıllardır bu coğrafyada yaşıyordu. Dolayısıyla dini hikâyeler insanların günlük hayatında da anlatılıyordu ki, bunlardan Hz.İsa’nın çamurdan kuş yapıp ona hayat verme hikâyesinin hem eski Hristiyan metinlerinde hem de Kur’an’da yer aldığından bahsetti.

Konuşmasının sonunda ise Kur’an’ın tevhid anlayışına dair; De ki: O Allah birdir…” diye başlayan İhlas Suresi’ni hatırlattıktan sonra, yaklaşık 1300 yıl öncesine ait bir Pers el yazmasından söz etti. Bu yazmada bulunan bir resimde peygamber Yeşaya’nın bir vizyonu tasvir ediliyordu ki, İsa (a.s) bir eşek üzerinde, Hz. Muhammed ise bir deve üzerinde yan yana ilerliyordu. Bu da her ikisinin aynı yolda, aynı Tanrı’nın mesajını insanlara ulaştırmak için yürüdüklerini gösteriyordu.

Pastör konuşmasını, gördüğü o resmin kendisine ilham ettiği şu anlamlı cümleyle bitirdi:

Bu resim yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugün için de bir davettir. Birlikte yaşamak, birbirimizi anlamak ve barış içinde yürümek için bir davet…

O akşam Rosenheim Otel’de kurulan iftar sofrası, işte tam da bunu hatırlattı. Farklı diller, farklı kültürler ve farklı inançlar aynı sofrada buluştu. Ve belki de en önemlisi, insanlar birbirlerinin hikâyelerini dinledi.

Çünkü bazen bir iftar sofrası yalnızca bir yemek değildir. Bazen o sofra, kalpten kalbe kurulan en güzel köprüyü inşa etmek için bir vesiledir.

Diğer Yazılar

Hizmet'e Dair Ne Varsa...

Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi

Privacy & Cookies Policy