<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Harun Tokak, Hizmetten sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/author/haruntokak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/author/haruntokak/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Apr 2024 20:00:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Harun Tokak, Hizmetten sitesinin yazarı</title>
	<link>https://hizmetten.com/author/haruntokak/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cihan Şah</title>
		<link>https://hizmetten.com/cihan-sah/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Tokak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Apr 2024 20:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=37683</guid>

					<description><![CDATA[<p>İskandinavya’nın soğuk ülkesine hiç gelemeyeceğini sandığımız bahar nihayet gelmişti. Bizim oturduğumuz ve okulumuzun da olduğu Hay Sokağı’na akın akın muhacir geliyordu. Kısa sürede muhacirlerin sayısı on beş, yirmiyi aştı. Eski&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cihan-sah/">Cihan Şah</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="pageskin">
<div id="inner">
<div id="right-block">
<div id="right-adv">
<div id="div-gpt-ad-1460026502112-0" data-google-query-id="CLSTwdjK1oUDFdYHVQgdcXcFkA">
<div id="google_ads_iframe_/31736561/shaber_160x600_sag_0__container__">İskandinavya’nın soğuk ülkesine hiç gelemeyeceğini sandığımız bahar nihayet gelmişti.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="samanyolu">
<div class="w100">
<div class="wrap">
<div class="lb">
<div class="news-text">
<div>Bizim oturduğumuz ve okulumuzun da olduğu Hay Sokağı’na akın akın muhacir geliyordu.</div>
<div>Kısa sürede muhacirlerin sayısı on beş, yirmiyi aştı.</div>
<div>Eski konağın çatı arasındaki odamızın ahşap pervazlı penceresinden arada bir geceye bakıyordum.</div>
<div>Üçü beşi bir araya gelmiş muhacirleri, gecenin ayazında sokak lambasının loş ışığı altında murakabeye dalmış kumrular gibi düşünürlerken görüyordum.</div>
<div>Dün, bebekken Hizmet’e sahip çıkmış, beslemiş, büyütmüş vatanın tertemiz evlatlarına sahip çıkmış bu insanlar şimdi mallarından, mülklerinden, evlatlarından uzak, gurbetlerde üşüyordu.</div>
<div>Yürekler yorgun, gözler buğulu idi.</div>
<div>Bir gün Van’da kısa süre birlikte çalıştığımız Süleyman Hoca da geldi.</div>
<div>Güzeller güzeli oğlu Cihan Şah yaklaşık iki yıldır Türkiye’de bir hastane odasında kanser tedavisi görüyordu.</div>
<div>Başında annesi Fahriye Hanım kalıyordu. Cihan Şah’ın durumu hepimizi derinden üzüyordu.</div>
<div>Cihan Şah hastalığına kadar yaz tatillerini hep Amerika’da kampta Hocaefendi’nin yanında geçiriyormuş.</div>
<div>Bir keresinde Fahriye Hanım’la Süleyman Hoca da kampa Hocaefendi’nin ziyaretine gidiyor.</div>
<div>Oğlunu öyle başında takkesi ve sırtında krem rengi kısa yazlık pardesü ile Hocaefendi’nin hizmetinde görünce anne Fahriye Hanım çok seviniyor.</div>
<div>Hocaefendi Cihan Şah için, “Yaşının çok üstünde olgun bir genç.” diyor. “Burada benim yanımda kalıp hem eğitimine devam edebilir hem de hizmet edebilir.”</div>
<div>Fahriye Hanım bir gün, “Cihan’ımı görmeye geldim ama galiba ona doyamadan gideceğim. Yanıma az geliyor.” diyor.</div>
<div>Hocaefendi bu sitemi duyuyor.</div>
<div>“Kendini onun yokluğuna alıştırsın.” diyor.</div>
<div>Bu sözü, Hocaefendi yanında tutmak istiyor diye yorumluyorlar.</div>
<div>Fahriye Hanım, “Hocam, ben Cihan’ı size verdim. N’olur, çorabınızı dahi o giydirsin.” diyor.</div>
<div>Sonraki gün Cihan Şah annesinin yanına geliyor, biraz kırgındır.</div>
<div>“Neyin var oğlum?” diyor Fahriye Hanım.</div>
<div>“Anne, sen dün ne konuştun Hocamızla?”</div>
<div>“N’oldu ki?”</div>
<div>“Hocam benden su bile istemez. Ben suyunu, ilacını veririm. Fakat akşam, ‘Cihan ayakkabılarımı giydirir misin?’ dedi. O asla böyle bir şey demezdi. Söyle bana, sen ne konuştun?”</div>
<div>“Oğlum ben ‘Hocam, ben Cihan’ı size verdim.  N’olur çorabınızı dahi Cihan giydirsin.’ dedim. Ne var bunda?”</div>
<div>“Gördün mü anne, Hocam ne kadar hassas! Sen niye onun kalbini böyle şeyle meşgul ediyorsun, yapma anne! Ben böyle bir zata bir bardak su vermeyi iki üniversite bitirmeye tercih ederim.”</div>
<div>NBA oyuncusu ve insan hakları savunucusu Enes Kanter, Kamp’a geldiği bir gün elinde yemek tepsisiyle merdivenleri tatlı bir meltem gibi çıkan bir genç görüyor.</div>
<div>Simasının güzelliğine vuruluyor, “Bu bir insan değil, melek.” diyor.</div>
<div>Öyle sevimli, öyle güzel…</div>
<div>Sanki bir bahar çağlıyor siyah gözlerinde.</div>
<div>Tanışıyorlar.</div>
<div>‘‘Ben Cihan… Annemin tabiriyle Cihan Şah. Hocaefendi koymuş adımı.”</div>
<div>“Ben de Enes… Enes Kanter.”</div>
<div>“Seni, dünya tanıyor ağabey! Sen her maça çıktığında ben gece namazlarımda sana dua ediyorum.”</div>
<div>Enes Kanter, Cihan Şah’ı çok seviyor.</div>
<div>Bu süreçte yaşananlardan dolayı Hocaefendi’nin yaşadığı ızdırap karşısında şöyle dua ediyor;</div>
<div>“Allah’ım, yaşananlardan dolayı Hocaefendi çok ızdırap çekiyor, Hizmet’in bu badirelerden kurtulması için beni kurban eyle!”</div>
<div>Bu duayı ettiğinde daha on yedisindedir.</div>
<div>Asr-ı Saadet’in güzeller güzeli Mus’ab’ı, asrımızın Hafız Ali’si olan o pırıl pırıl genç bu duadan bir müddet sonra kansere yakalanıyor. Hastalığını öğrenince ağlıyor.</div>
<div>Annesine “babam duyunca çok üzülecek ona ağlıyorum” diyor.</div>
<div>Süleyman Hoca, gurbetteki günlerini sürekli oğlu ile görüntülü telefonla görüşmekle geçiriyordu. Oğlu için saatlerce dualar ediyor, dudakları devamlı kıpırdıyordu. Son anlarında oğlunun yanında olamamak onu kahrediyordu.</div>
<div>Hepimiz onun durumuna çok üzülüyorduk. Oğlu her geçen gün bir mum gibi eriyordu. Bir baba olarak evladının son anlarında yanında olmayı çok arzu etmesine rağmen ülkesine gidememesi, sadece onu değil hepimizi kahrediyordu.</div>
<div>Cihan Şah’ın bütün arzusu yine Hocaefendi’nin yanına gitmek, onun hizmetinde bulunmaktır ama ah bir iyileşebilse.</div>
<div>Yine Hocaefendi’nin dizinin dibine oturacak, onun gözlerin içine bakacak, çayını kahvesini getirecek, yemeğini verecek.”</div>
<div>Bir gün kardeşi Muhammed, “Allah’ım bu hastalığı kardeşimden al bana ver” diyor.</div>
<div>Cihan Şah bunu duyunca, “git iki rekât namaz kıl ve tevbe et, bana verdiğine göre O’nun bir muradı var.”</div>
<div>Bir keresinde Enes Kanter, ta Amerika’dan kalkıp Gaziantep’e onu ziyarete geliyor.</div>
<div>Cihan Şah, Enes’in bu ziyaretinden büyük moral buluyor.</div>
<div>Bir keresinde de İstanbul’dan bir iş adamı ziyaretine geliyor. İş adamı bir güneş gibi doğuyor kasvetli hastane odasına.</div>
<div>Hocaefendi de sık sık görüntülü telefonla arıyor Cihan Şah’ı.</div>
<div>Bir gün dua etmesi için Suriyeli bir hoca getiriyorlar.</div>
<div>Hoca ayrıldığında kendisini getiren kişiye, “Bu çocuk kim böyle?” diyor, “Altın gibi bir çocuk. Ellerimi ne zaman kaldırsam binlerce el birden kalkıyor. Sanki bütün dünya bu çocuğa dua ediyor.”</div>
<div>Cihan Şah serum sehpasıyla, hortumlarla birlikte lavaboya gidiyor, abdest alıyor ve yatağının üzerinde, oturduğu yerden namazlarını kılıyor. İki yıl boyunca hastane odalarında bir gün bile evvabin ve teheccüdlerini dahi aksatmıyor.</div>
<div>Bir gün Fahriye Hanım’ı İzmir’den halasının kızı arıyor.</div>
<div>“Bu gece bir rüya gördüm.” diyor, “Rüyamda sizdeydim. Kapı çaldı, açtım. Üstat Bediüzzaman’dı.</div>
<div>‘Koş, Üstat geldi!’ diye sana seslendim.</div>
<div>Sen ‘Efendim, hoş geldiniz!’ dedin.</div>
<div>‘Ben, Cihan’ı almaya geldim. Siz ona bakamadınız.’ dedi Üstat.</div>
<div>Sen biraz tavırlı durdun.</div>
<div>Üstad, ‘Bak kardeşim, ben onu götürüp tedavi edip tekrar size vereceğim.’ deyince;</div>
<div>‘Olur.’ dedin.</div>
<div>Aldı, gitti Cihan’ı.”</div>
<div>Fahriye Hanım, “Cihan’ım iyileşecek inşallah.” diye yoruyor rüyayı.</div>
<div>Bu rüyayı hayra yorsa da Fahriye Hanım hayra yorulmayacak rüyalar da görüyor.</div>
<div>Bir keresinde rüyasında evlerinin bir duvarının yıkıldığını görüyor.</div>
<div>Cihan Şah’ına konduramıyor.</div>
<div>“Ya annem ya ben ya da Süleyman Hoca. Birimiz gidici.” diyor.</div>
<div>Son gün Cihan Şah hortumlara bağlı bir halde abdestini alıyor ve yatağının üstüne diz çökerek yatsı namazını kılıyor.</div>
<div>Haşyet tütüyor halinden.</div>
<div>Cennetin imrendiriciliği, Cehennemin ürperticiliği vardır yüzünde.</div>
<div>Söz ve sevgiden bir kale kuran kahramanın, dünyadaki bütün gücü tükenmiştir.</div>
<div>Bir gül gibi gittikçe solan yüzü, renkten renge girmekte, bir başka baharda yaprak yaprak açmayı bekleyen beyaz bir zambak gibi güzelleşmektedir.</div>
<div>Bu, onun son namazıdır.</div>
<div>O gece biz de gece geç vakit evlerimize dağılmıştık.</div>
<div>Hay Sokağı’nın derin bir uykuda olduğu gecenin bir vakti telefonum acı acı çalmaya başladı.  Yataktan fırladım. Günlerin ağırlığından uykularımız hafifti. Arayan Ramazan Bey’di. Muhacirler misafirhanesinden arıyordu. “Yan odada Süleyman Hoca hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Cihan Şah öldü galiba!” dedi. Üzerime hemen bir şeyler alıp koştum. Sokağı döndüğümde muhacirler misafirhanesi, demir almaya hazırlanan bir transatlantik gibi bütün ışıklarını yakmıştı.</div>
<div>Yukarı çıktığımda ortalık “Kulübe-i Ahzan”a dönmüştü. Herkes Süleyman Hoca’nın başına toplanmıştı. Son anında çok sevdiği oğlunun yanında olamayan babanın sırtındaki oduncu gömleği yanlış düğmelenmişti.</div>
<div>Sarıldık birbirimize, fırtınaya tutulmuş ağaçlar gibi sarsıla sarsıla ağladık.</div>
<div>Gurbetteki bir baba evladına ağlıyordu. Herkes ağlıyordu. Gurbet böyle bir şeydi.</div>
<div>John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde dediği gibi, gurbette insanlar bir aile haline geliyordu, çocuklar artık hepsinin çocuklarıydı. Tek bir hasta herkesin hastası oluyordu. Birisinin çocuğu olduğunda sanki herkesin çocuğu olmuş gibi seviniyor, bir ölüm her bir evden cenaze çıkmış gibi herkesi yasa boğuyordu.</div>
<div>Biraz sonra telefon çaldı. Arayan Hocaefendi’ydi. Baş sağlığı diledi, teselli etti. Nereye defnedeceklerini sordu. Sonra da “bana taziyeye gelmeyecek misiniz?” dedi.</div>
<div></div>
<div>Sonraki gün Cihan Şah’ın cenaze törenini canlı yayında izledik. Babasının ilk görev yeri olan İzmir Pınarbaşı Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından bir bahar günü, ömrünün baharında ebedi yolculuğuna uğurlandı.</div>
<div>Gözler nemli, yürekler elemliydi.</div>
<div>Lakin görünenlerden daha çok sanki görünmeyen bir kalabalık onu uğurluyordu.</div>
<div>Birisi bunu fark etmiş olmalı ki durmadan sağına solun bakınıyordu.</div>
<div>Sanki kabre değil de cennet bahçesine yerleştiriliyordu.</div>
<div>Birkaç gün sonra türküleri de acılı yemekleri gibi hem lezzetli hem acıklı olan Doğan Usta, muhacirler misafirhanesine elinde bağlaması ile geldi.</div>
<div>O söyledi muhacirler ağladı.</div>
<div>‘‘Üç fidan vardı bahçemde.</div>
<div>Hazan dokundu birine.</div>
<div>Dalı yaprağı döküldü.</div>
<div>Ateş saldı yüreğime.</div>
<div>Yavrum sana doyamadım.</div>
<div>Doya doya koklayamadım.</div>
<div>Çaresiz dertlere düştün.</div>
<div>Sana derman olamadım.”</div>
<div>Ve bir gün Süleyman Hoca ve Fahriye Hanım Hocaefendi’ye taziyeye gidiyorlar.</div>
<div>Hocaefendi; “Süleyman Şahı çok önemli bir kurban görüyorum. Hazreti İbrahim’in İsmail’i gibi bin deveye tekabül eden bir kurban. Onun vefatı bana çok dokundu. Dünya kadar ağladım. Vefası, oturuşu, kalkışı, teslimiyeti ile kalbimin en önemli merkezine otağını kurmuştu. Cihan Şah ümitbahş bir sima idi. Söz dinleyen, şık bir çocuktu. Özel bir donanımı vardı. Ayrıca bazı beklentilerinim vardı. Gelecek felaketlere karşı kurban oldu. Nedense Cihan Şahın vefatı beni çok sarstı. Çok temiz bir kalbi vardı, çok ciddi bir kalbi alakam olmuştu. Rabbim sevdiklerimle beni imtihan ediyor.”</div>
<div>Fahriye Hanım, “Hocam biliyorsunuz, Cihan’dan başka iki oğlum daha var. Onları da size verdim.” diyor.</div>
<div>Bir gece Fahriye Hanım rüyasında Cihan Şah’ını görüyor.</div>
<div>Hocaefendi’nin ikamet ettiği kampta, o büyük ağacın üstünde, gözleri kapalı yatmaktadır.</div>
<div>Rüyayı Hocaefendi’ye anlatıyor.</div>
<div>Hocaefendi,</div>
<div>“O, buradan hiç gitmedi ki!” diyor,</div>
<div>“O, burada görevli.”</div>
<div>Sonraki günler anlayacaktık ki Cihan Şah’ın ölümü yaklaşmakta olan büyük felaketin habercisiymiş.</div>
<div>Cihan Şah, cihanı ateşe verecek bir yangının sönmesi için suyu biten bir itfaiye eri gibi kendini o ateşin üzerine atmıştı.</div>
<div>Göklerde süzülen nazlı bir sülün gibi bir Cihan Şah geçti bu dünyadan.</div>
<div>Rabbim makamını Firdevs kılsın!</div>
<div></div>
</div>
<div><iframe title="YouTube video player" src="https://www.youtube.com/embed/HWsdo3z0KnM?si=BJuf1blgTWTz670l" width="560" height="315" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen" data-mce-fragment="1"></iframe></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cihan-sah/">Cihan Şah</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Önden Giden Atlı</title>
		<link>https://hizmetten.com/34370-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Tokak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2023 19:35:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=34370</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çamlıca&#8230; Boğaza nazır pencereden ufka bakıyorum&#8230; Güneş kızıl atıyla dörtnala guruba koşuyor. Akşamdır, Boğaz’dır, vakt-i hazandır, sultan ay Ramazan’dır&#8230; Bu sene güzün hüznüne bulanmıştır Ramazan’ın temiz nasiyesi. Guruba meylederken güneş,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/34370-2/">Bir Önden Giden Atlı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çamlıca&#8230;</p>
<p>Boğaza nazır pencereden ufka bakıyorum&#8230; Güneş kızıl atıyla dörtnala guruba koşuyor.</p>
<p>Akşamdır, Boğaz’dır, vakt-i hazandır, sultan ay Ramazan’dır&#8230;</p>
<p>Bu sene güzün hüznüne bulanmıştır Ramazan’ın temiz nasiyesi. Guruba meylederken güneş, kızıl kanlarını dökerken Dersaadet’in platin renkli denizine, mutfakları şenlenen evleri seyrediyorum. Birazdan akşam ezanları okunacak ve evlerde ışıklarla birlikte sofralar etrafında buluşmuş oruçlu ruhların iç kandilleri de yanacak. Ardından teravihlerle yıkanacak milyonlarca gönül ve şehir, sahura kadar sabırla bekleyecek evlatlarının uyanmasını.</p>
<p>Nedendir bilinmez, hatırıma, bu gök kapılarının açılıp üzerimize mücevher tozlarının döküldüğü dakikalarda büyük ruhlu derviş Yunus’un dediği gibi, genç yaşında ömrünün hasadı gök ekini gibi biçilen bir yiğidin hayali düşüveriyor. Onu kardeşlerinin iftar sofralarının yanı başında iki gözü iki çeşme ağlarken hayal ediyorum. Besbelli ki ağlaması gittiği için değil; kalanların, bu fena sofrasına bunca itibar göstererek, o az önce tattığı mücevher tozu katılmış sofraya daha bir iştahla oturmadıkları içindir.</p>
<p>***</p>
<p>O, ilklerden, önden giden atlılardandı.</p>
<p>Asya’nın uçsuz bucaksız çöllerini geçti, karlı dağlarını aştı, mavi göklerin ülkesine, Orhun Abidelerine ulaştı. Çin Seddi’ne kadar yaklaştı.</p>
<p>O günlerde Türk varlığı adına bir şeye rastlamak müşkül meseleydi oralarda. Düşünün, büyükelçiliğimiz bile çok sonra açılmıştı. Pek çok namsız-nişansız yiğitler gibi gittikleri ülkelerde ilk ve tekti onlar.</p>
<p>Her biri atlarını farklı ülkelere sürmüş ve gittikleri ülkenin ümit kandilleri olmuşlardı. Kimilerini ünlü Gezgin ve Fotoğraf Sanatçısı Arif Aşçı, tarihi İpek Yolu üstünde, Tanrı Dağları’nın eteklerinde Türk varlığı adına tek ışık olarak görüyordu. Kimilerine değerli dostum Şerif Ali Tekalan Bey’le Hazar’ın doğusundaki Türkmen diyarında, öğrencilerine “Köyümün Yağmurları”nı söyletirken, kimilerine de Göktürklerin, Uygurların bir dönem delicesine at koşturdukları Orhun Abideleri civarında rastlıyorduk.</p>
<p>Âdem Tatlı işte o öncü yiğitlerdendi.</p>
<p>Hepi-topu üç beş arkadaştılar. Çok heyecanlıydılar. Önce bir okulla işe başlayacaklardı. Fakat bir türlü mana veremedikleri engeller yollarını kesiyordu.</p>
<p>Necaşi’nin ülkesine gidenleri rahat bırakmadıkları gibi, onları da rahat bırakmadılar. Ama yılmadılar ve sonunda başardılar.</p>
<p>Resmi makamlardan izin çıktığı gün sevinçten uçacak gibiydiler. Harç kardılar, tuğla ördüler, badana yaptılar&#8230; Boğaziçi,Hacettepe mezunu öğretmenler birer amele gibi çalıştılar.</p>
<p>***</p>
<p>Adanmış ruhlar, asırlar önce bir dünya imparatorluğu kuran Cengiz Han’ın memleketinde bu defa sevgiden bir imparatorluk kurdular. Atalarımızın susuz kaldıkları için Küçük Asya’ya doğru göç etmek  zorunda kaldıkları, uçsuz bucaksız Büyük Asya topraklarına geri döndüler. Çünkü oralar, onlar gibiler için bir hayal ülke, bir ütopya ve bir idealdi.</p>
<p>Ergenekon Destanı’nın geçtiği topraklarda şimdilerde yeni bir destan yazılıyordu. Ergenekon yuvadan çıkışın, ayrılığın, hasretin destanıydı. Âdem Öğretmenler ise yuvaya dönüşün, vuslatın, kavuşmanın destanıdır.</p>
<p>İstiklal Marşı’mızın okunduğu, bayrağımızın dalgalandığı okulun açıldığı ilk gün Âdem Öğretmenin gül yüzünde güller açmıştı.</p>
<p>Prof. Dr. Mehmet Sağlam Hoca, bir Moğolistan ziyaretinde öğrencilerinin başında buldu onları. Usulca yaklaştı birisinin yanına ve sordu:</p>
<p>“Kaç yıl oldu buraya geleli?”</p>
<p>“11 yıl.”</p>
<p>“Hayli zaman olmuş, ne zaman dönmeyi düşünüyorsun Türkiye’ye?” Cevap kanını dondurdu adeta Hoca’nın:</p>
<p>“Hocam biz dönmeye değil, ölmeye geldik.”</p>
<p>“Bittiğim andı, tüylerim diken diken oldu, utandım” derken baktım hoca ağlıyordu.</p>
<p>Ve Âdem Öğretmen dönmüyor, dönemiyordu.</p>
<p>Bindikleri araba önce savruluyor, toparlanamıyor ve devriliyor. Nefes almakta zorlanıyor. “Çok acım var” diyebiliyor o tatlı insan. Ambulans sirenlerini acı acı çalsa da nafile! Artık o tatlı insana doktor çare olmaktan çıkmıştır.</p>
<p>Derken dudaklar kıpırdıyor:</p>
<p>“Beni bu topraklara gömün.”</p>
<p>Belli ki hep öğrencilerinin sesini duymak, kardelenleriyle birlikte olmak istiyordu.</p>
<p>Sonra yavaş yavaş güzel gözleri kapanıyor.</p>
<p>Kardeşleri cenazesini Türkiye’ye getirmek için ısrar ediyorlar. Onu köyünün topraklarında kendi kucaklarındaymış gibi hissedeceklerdi. Mezarının otlarını saçlarını okşar gibi seveceklerdi. Ama olmadı, köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadı saçları.</p>
<p>Hanımı çok sevdiği eşinin son vasiyetini bağrına taş basarak yerine getirmekte ısrar etti.</p>
<p>Hanımına kaç defa, “Ben senden memnunum, bunu O’nun huzuruna çıktığımda da söyleyeceğim” dedi. Hanımı da belli ki onu çok seviyordu. Taş bastı bağrına ve son vasiyetini yerine getirip bıraktı onu Moğolistan topraklarında. Lakin onun da son bir arzusu vardı. Gül yüzüne, gülen yüzüne son bir defa bakmak istiyordu. Usulca açtılar yüzünü :</p>
<p>“Bu gülüyor, bu yaşıyor, uyandırın bunu!” dedi inledi, yalvardı ama kimseyi inandıramadı.</p>
<p>***</p>
<p>Kardelenler açmayacak, buzlar erimeyecek diye kim bilir kaç gece ağlamış, kaç gece uykusuz kalmıştı. Hele o ilk günler eline kuru bir ekmek parçası alıp önüne ilk gelen insana onu nerede bulabileceğini anlatmak için ne kadar uğraşmıştı.</p>
<p>Aylar geçiyor, Türkiye’den destek gelmiyordu. 18 aydır maaş alamamıştı. “İmkanlar olsa göndermezler mi?” diye düşündü. Hanımına, “Sen elişi bir şeyler yap, satalım; ben de taksi şoförlüğü yapayım” demiş, aylarca geçimini bu şekilde sağlamıştı. Bir başka zaman büyük bir sıkıntıyı sessizce halletmişti.</p>
<p>Kimse akıl sır erdirememişti. Sonradan anlaşıldı ki memleketteki evini satmıştı.</p>
<p>Kaç defa koyunlar ve keçilerle aynı uçakta yolculuk yaptı, kaç defa Moğolistan’ın uçsuz bucaksız steplerinde uçarken üzerine devrilen eşyaların altında kaldı. Kaç defa binmeye yürek isteyen eski model uçaklarla toprak pistlere iniş yaptı ve kaç defa toprak pistten arkada toz duman bırakarak havalandı.</p>
<p>Türkiye’ye son gelişinde bütün akrabalarını dolaşmış ve helalleşmişti. Kardelen çiçekleri de yanındaydı. Türkçe Olimpiyatları’na katılacaklardı. Yarışmalarda büyük başarı elde etmişler, finale kadar gelmişlerdi. Final gecesinde bir kardelen Nurullah Genç’in “Yağmur” şiirini enfes bir şekil de yorumlayınca Moğolistan gecenin gündemine oturuvermişti.</p>
<p>Meclis Başkanımız Bülent Arınç, içlerinde Adem Öğretmen’in de bulunduğu beş bin kişilik salonda eğitim gönüllülerinin fedakârlıklarından şöyle söz etmişti :</p>
<p>“Bir büyükelçimiz tayin bekliyordu, benden de iyi bir yer olması konusunda yardım istiyordu. ‘Bir haber var mı?’ kabilinden uğradı. Ben de şaka olsun diye “Bir Moğolistan lafı dolaşıyor seninle ilgili” deyince elindeki çay bardağı yere düştü. Benzi sapsarı kesildi. “Ben ne yaparım, orada nasıl yaşarım, orası büyük mahrumiyet yeri” dedi. Oysa bu kardeşlerimiz hiç çekinmeden büyük bir şevkle oralara gittiler. Bu bir destandır, bu bir fedakârlıktır.”</p>
<p>Bu yiğitler sevdadan atlarına binip gittiler ve bir daha dönmediler. Şimdi Altay dağlarından kopan hoyrat rüzgarlar Âdem Öğretmen’in kabri başında hüzünlü türküler söylüyor.</p>
<p>***</p>
<p>Sevgili Âdem Öğretmen!</p>
<p>Artık toprak pistten kalkan uçaklar, ördüğün tuğla duvarlar, badana yaptığın günler, ağladığın geceler&#8230; Hepsi geride kaldı.</p>
<p>Aylarca yanmayan elektrikler, akmayan sular, steplerin soğuğunda sınıflarda palto içinde titreye titreye ders verdiğin günler, koyunlar ve keçilerle aynı kabinde yaptığın yolculuklar ve bize yadigâr bıraktığın gül yüzlü çocuklar hepsi, hepsi geride kaldı. Bir de Moğolistan Cumhurbaşkanı’nın senin için hazırladığı şeref madalyası&#8230;</p>
<p>O da oğluna teslim edildi.</p>
<p>Abideleri, yazıtları, dikili taşları ile bizlerden izler taşıyan o topraklarda görkemli bir iz de sen bıraktın. Şimdi bir abide gibi duruyorsun asude bir tepenin yamacında. Tatlı tatlı esen meltemler okşuyor kabrinin üstündeki otları; bir de boynu bükük kardelenlerin.</p>
<p>Sen, mavi gökler ülkesinin koyu lacivert gecelerinde bir çoban yıldızı gibi kutlu yolcuların umut fenerisin. Sen hayallerdesin, gönüllerdesin. Bilmiyorum sen nesin? Yoksa mahcup ve mütebessim bir melek misin?</p>
<p>Uçsuz bucaksız steplerde atlar hala dörtnala koşuyor ama hiç biri Önden Giden Atlılar’a yetişemiyor.</p>
<p>Önden Giden Atlılar hep önde koşuyor.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/34370-2/">Bir Önden Giden Atlı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şahinlerimiz uçtu &#124; HARUN TOKAK</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahinlerimiz-uctu-harun-tokak/</link>
					<comments>https://hizmetten.com/sahinlerimiz-uctu-harun-tokak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Tokak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2021 15:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Harun Tokak]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Şahin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22080</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk kez bir yaz günü bakıyorum ‘mavi rüyalar’ şehri Antalya’ya Kepez Tepesinden . Göklere başını uzatmış Toroslar, uç­suz bucaksız Akdeniz, derinlere doğru uzayıp giden uçsuz bucaksız yemyeşil portakal bahçeleri. Daha&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahinlerimiz-uctu-harun-tokak/">Şahinlerimiz uçtu | HARUN TOKAK</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlk kez bir yaz günü bakıyorum ‘mavi rüyalar’ şehri Antalya’ya Kepez Tepesinden .</p>
<p>Göklere başını uzatmış Toroslar, uç­suz bucaksız Akdeniz, derinlere doğru uzayıp giden uçsuz bucaksız yemyeşil portakal bahçeleri.</p>
<p>Daha ilk anda tatlı bir rüzgâr, içine çektiği portakal çiçekleri­nin kokularını, ılık dudaklarıyla yüzüme üflemeye başlıyor.</p>
<p>Alevli esen rüzgâr, tanıdık kokular taşıyor yüreğime.</p>
<p>Portakal bahçeleri, olanca kokularını üzerine boca ederek de­niz kenarında gezintiye çıkmış taze ve soylu bir güzele çevirmiş şehri.</p>
<p>Islak ve ışıltılı narenciye bahçelerinden gelen meltemler ok­şuyor saçlarımı.</p>
<p>Akdeniz minik dalgacıklarla kımıl kımıl&#8230;</p>
<p>Dağlar, denizler, Yüce Yaratıcı’nın ihtişamını haykırırken, ışıltılı portakal bahçelerindeki ağaçların dallarından diplerine rahmet damlıyor.</p>
<p>Antalya kızıl ışık banyosunda.</p>
<p>Otobüsümüz Kepez’den aşağı sarkınca sanki harareti gittikçe artan bir fırına giriyorum.</p>
<p>Terden sırılsıklam oluyorum.</p>
<p>Otobüs Şarampol caddesindeki Antalya Garajı’nda duruyor.</p>
<p>Otogar cazgırlarının tacizkar çığırtkanlıkları, dondurmacı, limonatacı, bayıltan arabesk nağmeleri arasında kulağımda belli belirsiz bir ezan sesi geliyor.</p>
<p>O ezan sesi, yabancısı olduğum bu sahil şehrinde aşina bir şeyler aradığım o ilk anlarda bana iyi geliyor.</p>
<p>Üstümde, ucuzluğa düşşsün de alayım diye günlerce vitrindeki fiyatını takıb ettiğim kurşuni renkte keten bir takım elbise var.</p>
<p>Bir elimde küçük bir çanta diğer elimde çantamdan daha değerli olan adres yazılı küçük bir kâğıt parçasını sıkı sıkı tutuyorum.</p>
<p>O kâğıt parçasını kaybedersem, ben de kaybolurum.</p>
<p>Yorgunum…</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-22083 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin2-1-525x700.jpg" alt="" width="525" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin2-1-525x700.jpg 525w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin2-1-900x1200.jpg 900w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin2-1-768x1024.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin2-1.jpg 960w" sizes="(max-width: 525px) 100vw, 525px" /></p>
<p>Külüstür bir otobüste sigara dumanından, ayak ve yumurta kokusundan, en gıcığıma giden horlama türlerinden beynim pelte gibi.</p>
<p>Peki, beni Kutup Yıldızı’ndan, ana-baba ocağından, işten güçten, daha pek çok gençlik hülyasından vaz geçiren, bu şehre getiren şey nedir?</p>
<p>Neden hiç bilmediğim bu şehirdeyim?</p>
<p>Kendi memleketime tayin isteyemez miydim?</p>
<p>Beynimde bir sürü soru, bir elimde küçük bir çanta, bir elimde adres Ticaret Odası sokağına doğru yürüyorum.</p>
<p>Bir dükkânın tabelasına mıhlanıyor gözlerim</p>
<p>“Libas Konfeksiyon”</p>
<p>Yorgun argın kendimi içeri atıyorum. Sıra sıra dizilmiş takım elbiseler, gömlekler, kravatlar, yazlık tşörtler…</p>
<p>Tezgâhın arkasında duran otuzundaki bir genç, tatlı bir tebessümle; ‘Hoş geldiniz’ diyor.</p>
<p>Portakal çiçekleri kadar hoş bir tebessümle karşılanmak beni rahatlatıyor. Dost bir yerde olmanın huzuru doluyor içime.</p>
<p>“Ben Harun, Harun Tokak” diyorum.</p>
<p>Geleceğinizi biliyordum anlamında yine tatlı bir tebessümle başını hafif öne eğiyor.</p>
<p>“Ben Hasan, Hasan Yılmaz, kısaca “Libas” derler.</p>
<p>Bu güzel şehirde güzel bir insanla karşılattığımı fark diyorum</p>
<p>“Antalya’da güzel günler yaşayacaksın” diyor kalbim.</p>
<p>Kırk yıl önce Antalya’da bana ilk tebessüm eden Hasan Libas’ın birkaç gün önce telefonuma acı bir mesajı düşüyor;</p>
<p>“Hasan Ağabeyi kaybettik”</p>
<p>Hasan Ağabey dediği Hasan Şahin…</p>
<p>Antalya’yı bana sevdiren iki Hasan’dan biri…</p>
<p>Telefonumdaki fotoğrafını buluyorum. Beyaz bulutların arasından gülen bir güneş gibi sevimli bir fotoğraf…</p>
<p>Eşimin yanına gidiyorum, fotoğrafı gösteriyorum, bakıyor bakıyor, “n’oldu” diyor.</p>
<p>“Yok artık’’ diyorum.</p>
<p>Yine sessizce odama geçiyorum ağlamanın tadına varıyorum.</p>
<p>Hasan Şahin, çok güzel bir insandı. Dost canlısıydı. Zarifti, zarafet sahibi idi. Gerçek bir beyefendi idi.</p>
<p>Çok varlıklı bir insandı.</p>
<p>Antalya 100. Yıl Caddesi’nde yüzlerce daireleri vardı. Arsaları, arazileri ile gayr-i menkul zengini bir insandı. Hayattayken bunların hepsini bağışladı. Allah’ın huzuruna tapusuz gitti.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-22085 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin4-700x525.jpg" alt="" width="700" height="525" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin4-700x525.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin4-1200x900.jpg 1200w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin4-768x576.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin4.jpg 1280w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p>Bu tarihte eşi benzeri az bulunan bir hadisedir.</p>
<p>Babası Ramis Hoca’nın vefatından sonraki günlerin birinde Hocaefendi kardeşlerini, teyzelerini, halalarını, akrabalarını topluyor;  “Ben bir yola girdim ve bu yoldan dönmeyeceğim” diyor. “Yol yakınken siz dönebilirsiniz, bizim böyle bir evladımız, kardeşimiz yok diyebilirsiniz bu yol dikenli dayanmayabilirsiniz ben yoluma siz yolunuza gidebilirsiniz”</p>
<p>Kahraman kardeşler, “Sen bizim kanımızsın canımızsın! Yürü biz de seninle birlikteyiz” diyor.</p>
<p>Kardeşlerden Mesih Gülen “Sadece Hocafendi ile birlikte olmamız yetmez “diyor. “Ahirete tapusuz gideceğimize söz vermemiz lazım. Babam vefatından birkaç gün önce hasta yatağında beni çağırdı.</p>
<p>‘Hocaefendi, cihan çapında bir hizmetin altına girdi, siz de ona yardımcı olunuz, bu gün nasılsanız bir ömür boyu öyle yaşayınız, eğer size birisi bir şeyler verirse sakın elinizi sürmeyiniz, doğrudan verilmesi gereken yere yönlendiriniz” dedi. Sonra da bana, ‘söz ver ahirete tapusuz gideceğine’ dedi. Bende, ‘baba sana söz veriyorum’ dedim. ‘Hayır oğlum! Bana değil Allaha söz ver’ dedi</p>
<p>Ben de, ‘Allah’a söz veriyorum, Ahirete tapusuz gideceğim baba’ dedim.</p>
<p>Kardeşlerin hepsi söz veriyorlar. Hocaefendinin ve hizmetin kredisini kullanarak hepsi varlık sahibi olabilirlerdi. Ama o muazzez kardeşler fakirane yaşamayı tercih ettiler.</p>
<p>Gidenler Ahirete tapusuz gittiler, geride kalanlar da tapusuz yaşıyorlar. Bizlere numune-i imtisal oldular, oluyorlar. Bu yolun töresi budur. Bu töreyi bozanlar bizim rehberimiz olamazlar.</p>
<p>Geçen ay vefat eden Mehmet Ali Hocamız da, “evlatlarım ben size dünya malı adına bir şey bırakamıyorum” dedi ve aramızdan ayrıldı.</p>
<p>Zorla elinden malı-mülkü alınarak şimdilerde tapusuz yaşayan ve Allah’ın huzuruna öyle giden ve gitmek için sırasını bekleyen insanların da elbette Hakk katında yüce değerleri olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Fakat bir insanın kendi hayatında iken ve kendi gönlü ile onca malı mülkü bağışlaması tarihin ender gördüğü hadislerden biridir.</p>
<p>Günümüzde bunun birincisini biliyorduk.</p>
<p>Mevlana diyarının infak kahramanlarından Büyükkoyuncu amca…</p>
<p>Menkul, gayr-i menkul ne kadar malı mülkü varsa hepsini bağışladıktan sonra Hocaefendi’ye, ”Hocam ben bütün malımı mülkümü hizmete bağışladım daha başka ne yapayım” diye soruyor.</p>
<p>Hocaefendi “Böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım” diyor.</p>
<p>İkincisi de Mavi Gökler ülkesinin infak kahramanlarından Hasan Şahin…</p>
<p>Antalya’nın iki güzel Hasan’ından biri olan Hasan Şahin de çok varlıklı bir insandı. Antalya’nın en değerli yerlerinde apartmanları, arsaları, arazileri vardı. Bütün varını yoğunu adına kurulan bir vakfa hepsini bağışladı. Allah’ın huzuruna tapusuz gitti.</p>
<p>Hizmet’te hiçbir kimsenin kalbini incitmeden giden bu zarif insan bir de onca hastalıklarına rağmen ömrünün sonlarına doğru davası için ülkesini terk etmek zorunda kaldı.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-22084 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin3-525x700.jpg" alt="" width="525" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin3-525x700.jpg 525w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/09/Hasan-Sahin3.jpg 768w" sizes="(max-width: 525px) 100vw, 525px" /></p>
<p>Ve bir gurbet diyarında önce hanımı Hacı Fatma Teyze sonra da kendisi bir zamanlar nice şehitler verdiğimiz Kosova topraklarına bir tohum gibi düştüler.</p>
<p>Şahinlerimiz birer yıl ara ile arka arkaya uçup gittiler.</p>
<p>Mekânları Firdevs olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahinlerimiz-uctu-harun-tokak/">Şahinlerimiz uçtu | HARUN TOKAK</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://hizmetten.com/sahinlerimiz-uctu-harun-tokak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaktın bizi Hocam! &#124; Harun Tokak</title>
		<link>https://hizmetten.com/yaktin-bizi-hocam-harun-tokak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Tokak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2021 14:00:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#Samsunluhoca #Şengül #MehmetAliŞengül]]></category>
		<category><![CDATA[Harun Tokak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21047</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gurbette bir yaz akşamında elimdeki poşetlerle yürüyorum. Arabalar, hızla geçiyor yanımdan. Kuşlar, kızıl ufuklara doğru kanat çırpıyor. Telefonum çalıyor, ”Mehmet Ali Hocam sizlere ömür.” Elimdeki poşetleri bir taşın üzerine bırakıyorum.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yaktin-bizi-hocam-harun-tokak/">Yaktın bizi Hocam! | Harun Tokak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Gurbette bir yaz akşamında elimdeki poşetlerle yürüyorum. Arabalar, hızla geçiyor yanımdan. Kuşlar, kızıl ufuklara doğru kanat çırpıyor. Telefonum çalıyor, ”Mehmet Ali Hocam sizlere ömür.”</div>
<div></div>
<div>Elimdeki poşetleri bir taşın üzerine bırakıyorum. Kızgın şişler girip çıkıyor yüreğime. Yeni dirilişin destanını yazan Kutup Yıldızının yol arkadaşlarını arıyorum. Herkes mendil tutmaca ağlıyor. Herkesin dudaklarından dökülen aynı söz;</div>
<div>“Yaktın bizi Hocam!”</div>
<div></div>
<div>Arabalar hızla geçiyor yanımdan.</div>
<div></div>
<div>Kuşlar kızıl ufuklara doğru uçuyor.</div>
<div></div>
<div>Yüreğini, bir meşale gibi eline alarak en karanlık gecelerde, kara buza aldırmadan yürüyen insan yok artık.</div>
<div></div>
<div>Ah Hocam yaktın bizi…</div>
<div></div>
<div>Sen ana kubbeyi taşıyan en görkemli sütunlardan biri idin.</div>
<div></div>
<div>Yiğittin, yürekliydin, yürektendin, vefalı idin, hüzün insanı idin, sinen güzeldi, siman güzeldi. Yüzün bir gül bahçesi, gözlerin uçsuz bucaksız bir okyanustu.</div>
<div></div>
<div>“Benim kardeşlerim ahir zamanda gelecekler.” sözüne mazhar bir kardeştin. Günümüzde yaşayan bir sahabe idin. Dünyada ayak basmadığın ülke kalmadı.</div>
<div></div>
<div>Titizdin, temizdin, kokusu gönüllere inşirah salan bir çiçektin. Nizamı, intizamı çok severdin, güzel giyinirdin. Severdin, sevilirdin, sen bir hoca, bir âlimdin ama hepsinden öte bir ağabey, bir kardeştin. Bir ömür boyu her konuşman marifet ve muhabbet temalı idi.</div>
<div>“Aman kardeşlerim! Uhuvvet çok önemli!” derdin. Ateşi gittikçe artan bir fırına dönen meclisler, gönlünden ve gözünden dökülenlerle gül bahçesine dönerdi.</div>
<div></div>
<div>Asildin…</div>
<div></div>
<div>Soylu bir ağacın en görkemli dalıydın.</div>
<div></div>
<div>Ahmet Deden, “Bu benim oğlum memlekete, millete çok faydalı işler yapacak ama ben göremeyeceğim.” derdi.</div>
<div></div>
<div>Deden, dört kardeşini cephelerde bırakmış bir gazi idi. Vücudunda savaşın derin izlerini bir ömür boyu taşıdı. Savaş hatırası olarak parmakları, el ayasına yapışıktı. Devlet gazilik maaşı bağladığında, “Ahiret nimetini dünyada tüketmek istemiyorum.” diye kabul etmemişti.</div>
<div></div>
<div>Vefat edince gazilik maaşını babaannene bağlamak istediler. Bu defada baban karşı çıktı. “Ana, babam almadı sen de alma, devlete yük olmayalım.” dedi.</div>
<div></div>
<div>Babaannen de almadı.</div>
<div></div>
<div>Sen 12 yaşında hafız olunca Ahmet Deden iki kasa lokum aldı. Kucağında lokum kasaları ile koca köyü kapı kapı dolaştı. Köyün ağzını tatlandırdı.</div>
<div></div>
<div>Bir gün köyün hocası Hüseyin Hafız senin elinden tutarak bir kabrin başına götürdü.</div>
<div></div>
<div>Daha çocuktun.</div>
<div></div>
<div>Sana, “Evladım hafız efendi, bu kabirde cenaze yok, dinimiz gömülü.” dedi ve ağladı. “Burada köyün Kur’anları gömülü.”</div>
<div></div>
<div>Sen, o gün söz vermiştin toprakta gömülü dini gönüllerde dirilteceğine.</div>
<div></div>
<div>Denizli’de hafızlık yaparken gizli gizli Muzaffer adında birinin Rislale-i Nur derslerine giderdin.</div>
<div></div>
<div>Bu zat kendini hizmete adamış biri idi.</div>
<div></div>
<div>Sözleri, gönüllere dokunurdu.</div>
<div></div>
<div>Ama sana onun sözlerinden ziyade giydiği elbiseler dokunmuştu.</div>
<div></div>
<div>Pantolonun dizleri yamalı, ceketi hırpani idi.</div>
<div></div>
<div>“Bu kadar güzel sohbet eden birinin üstü başı niye böyle?” diye içinden geçirmiş olmalısın ki ders yaparken birden duygulandı ve “kardeşlerim! Ben bir işe girip çalışsam bu Hizmeti dolaşarak anlatacak kimse yok. Mecburen dolaşıyorum. Çantamdaki kitap ve cevşenleri satarak rızkımı çıkarıyorum. Derslere gelen çok olmuyor. Bazen aç kalıyorum. Ben üç gündür doğru dürüst bir şey yemedim. Çok aç kaldığım bazı günler ya hapishanenin ya da hastanenin çöp tenekelerinden bir şeyler bulup yiyorum.”</div>
<div></div>
<div>Sonraları anladın ki asrımızda sahabe hayatı yaşayan bu zat meğer Erzurum’da Hocafendi’yi de Risale-i Nurlarla tanıştıran Muzaffer Aslan’dı.</div>
<div></div>
<div>Hocafendi de Erzurum’da medresede okurken aynı senin gibi o aslanın, dizleri yamalı pantolonundan, dirsekleri pavzımış ceketinden, namaz kılışından, sözlerinin samimiyetinden, dua edişinden çok etkilenmiş ve;</div>
<div><i>&#8220;Allah&#8217;ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim.&#8221; </i>demiş.</div>
<div></div>
<div>Bir Aslan, Anadolu’yu aslanlar yatağına dönüştürmüş.</div>
<div></div>
<div>Denizli’de hafızlığını tamamladıktan sonra seni İzmir Kestane Pazarı Kur&#8217;an Kursu&#8217;na gönderdiler.</div>
<div></div>
<div>Kader ağlarını örüyordu. Asrın kutup yıldızının en sadık yol arkadaşı olma yolundaydın.</div>
<div></div>
<div>Yaşar Tunagür Hoca’nın ateşli vaazlar verdiği caminin bülbül sesli müezzini idin.</div>
<div></div>
<div>Mısır’a gidip, Ezher’de okumayı kafana koymuştun. İlme doymak bilmiyordun.</div>
<div></div>
<div>Yaşar Hoca, “Evladım, Hoca sözü dinle ve gitme!” dedi.</div>
<div></div>
<div>Sen de “Hocam sizi dinliyorum ve gitmiyorum.” dedin.</div>
<div></div>
<div>Yaşar Hoca kafasına koymuştu. Seni Hocafendi ile buluşturacak ve ona yardımcı yapacaktı.</div>
<div></div>
<div>Yaşar Hoca İzmir’den gitti.</div>
<div></div>
<div>Bir gün Hocafendi elinde çantası ile Kestanepazarı’na çıkageldi.  Sen herkesten önce koştun ona.</div>
<div></div>
<div>Herkes onu karşı durduğunda sen hep yanında oldun.</div>
<div></div>
<div>Hizmet medeniyetinin maya tutmasında öncü oldun.</div>
<div></div>
<div>İnsanları Hocaefendi’nin etrafında toparladın. Kendini mahviyete, onu nazara verdin.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi senin samimiyetini çok sevdi. Seni kendine havari edindi. Nice kapalı kapılar senin sihirli sözlerinle açıldı. Nice dağlar gibi problemler senin mütevazı ikliminde eridi. Şimdi dağlar gibi problemlerle bırakıp gittin bizi.</div>
<div></div>
<div>Mersinli Yeni Camii’de görev yaparken talebeler için ev kiralamıştın. İçini döşeyecek eşya bulamadın.</div>
<div></div>
<div>“Hocam, iki ev tuttum talebeler için ama eşya yok.” dedin.</div>
<div></div>
<div>“Mehmet Ali Hocam evinde eşya yok mu?” dedi Hocaefendi.</div>
<div></div>
<div>Başınızı eğdiniz, “Var Hocam!” dediniz. Yeni evlenmiştiniz.</div>
<div></div>
<div>Eve gittiniz eşinize, “Hocafendi eşyaları istiyor.” dediniz.</div>
<div></div>
<div>O da “En sevdiklerinizi vermedikçe hakiki iman etmiş olmazsınız.” sırrını bilenlerdendi.</div>
<div></div>
<div>Olgunluk gösterdi.</div>
<div></div>
<div>Eviniz boşaldı. Eşyalar öğrenci evine taşınırken gözünüz, gönlünüz doldu.</div>
<div></div>
<div>Yeni bir dirilişin destanını yazarken çekmediğin çile, görmediğin işkence kalmadı.</div>
<div></div>
<div>1980 darbesinde Bornova Polis karakolunun koridorunda ayakların yalınayak, paçaların ıslak, gözlerin siyah bir bantla bağlı, tek ayak üstünde tutulurken gördüler seni.</div>
<div></div>
<div>Ayakların ustura ile kesilmiş, tuz basılmıştı. Kum torbaları ile böbreklerinize öldüresiye vuruyorlardı.</div>
<div></div>
<div>“Hocafendi nerde?” diye soruyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Daracık hücrenin taş duvarına kanla yazılmış “Bilmiyorum.” kelimesinden başka bir şey söyletemediler sana. Allah aşkına kimsin sen, asrımızda yaşamış bir Hubeyb misin yoksa gökten yere düşmüş bir melek misin?</div>
<div></div>
<div>27 yedi gün sonra karakoldan çıktığınızda sekerek gittiniz evlerinize. Eşiniz, çocuklarınız, devletin vahşi yüzünü gördü sizin vücudunuzda. Sen o yaraları bir ömür boyu taşıdın. Ama kimselere bir şey söylemedin. Kimselere anlatamadığın dertlerin vardı, iyileşmeyen yaraların vardı.</div>
<div></div>
<div>Beraat etmenize rağmen çalıştığınız kurum Mehmet Özyurt Hoca ile size, “Sizinle çalışmak istemiyoruz.” diye yazı gönderdi.</div>
<div>Sizinle Anadolu’ya ilk hicret başladı. Siz Samsun’un, Mehmet Özyurt Hoca Diyarbakır’ın, Hacı Muammer Trabzon’un nasibine düştü. Mevlana çağırınca Konya’nın nasibine de Abdullah Aymaz Ağabey düştü. Hiç tereddüt etmeden fecir süvarileri gibi koştunuz. Anadolu’yu yeni dirilişe hazırladınız.</div>
<div></div>
<div>Samsunda Eğribel Pasajı’nın son iki katını öğrenci yurdu olarak kiralamak istiyordun ama bina sahibi kefil istiyordu.</div>
<div>Çok bunalmışım. Ne yapacağını şaşırmıştın. Zaten polis de peşini bırakmıyor, Sefiller’deki Jean Valjean gibi köşe bucak takip ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Depolarda yatıyordun.</div>
<div></div>
<div>Kefil olacak kimsede bulamadın. Yalnız yıllarındı.</div>
<div></div>
<div>Gözlerin dolarak bina sahibine, “Bu ülkede köpekler bile para ediyor. Eğer ödeyemez isem götürür Samsun pazarında beni satarsın.” deyip dükkânından çıkıp yürümeye başladın.</div>
<div></div>
<div>Dağları eriten sözlerin adamın taş kalbini de eritmişti.</div>
<div></div>
<div>Vakıf Başkanı Ali Çakıroğlu, hizmete inandıramadığı varlıklı bir işadamını bir bayram günü sizin bulunduğunuz yere getirdi.</div>
<div></div>
<div>Siz bir müfettiş arkadaşınızla birlikte deri tuzluyordunuz. Üstünüz başınız kan revandı.</div>
<div></div>
<div>O sahneyi seyreden iş adamı, “Bana anlatmak istediğinizi şimdi anladım.” dedi.</div>
<div></div>
<div>Mehmet Özyurt Hoca yanarak şehit olmuştu. Diyarbakır Koleji’nin eğitim sezonuna yetişmesi gerekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Konuşmacı olarak sizi davet ettiler. Ne de olsa kader arkadaşı idiniz.</div>
<div></div>
<div>Sohbetten önce bir genç yanınıza gelerek, “Hocam dün akşam bir rüya gördüm. Bütün şehit olmuş abiler buradaydı. Mehmet Özyurt Hocam onlara, ‘Akşam burada toplantı olacak, burayı hazır hale getirelim.” diyordu. Yüzleri pırıl pırıldı, hummalı bir şekilde koşturuyorlardı.”</div>
<div></div>
<div>Siz sohbet esnasında bu rüyayı oradakilere gözyaşları ile anlattınız.</div>
<div></div>
<div>Dinleyenler kendinden geçti, bayılanlar oldu. Kalabalıktan bir ses yükseldi o an,</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“Hocam bizi yaktınız.”</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Gurbette bir yaz akşamında elimdeki poşetlerle yürüyorum. Arabalar, hızla geçiyor yanımdan. Kuşlar, kızıl ufuklara doğru kanat çırpıyor. Telefonum çalıyor, ”Mehmet Ali Hocam sizlere ömür.”</div>
<div></div>
<div>Yüreğini bir meşale gibi eline alarak karanlıkların üzerine üzerine yürüyen yiğit Hocam!</div>
<div></div>
<div>Yaşarken kendini, firakınla bizi yaktın.</div>
<div></div>
<div>Makamın Firdevs olsun!</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Harun Tokak | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yaktin-bizi-hocam-harun-tokak/">Yaktın bizi Hocam! | Harun Tokak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
