Yazarlar

Allah ve hâdiseler karşısında peygamberâne duruş!.. | Osman Şahin

Hocaefendi “Günümüzün kara sevdalıları” başlıklı yazısında bir Hizmet insanının sergilemesi gereken ruh halinin, sahip olması gereken ufuk, azim, ümit, cehd ve gayretin nasıl olması gerektiğini anlatan şu ifadeleri ne kadar baş döndürücüdür:

“Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa, sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.!

Yürümek için Allah (CC) iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı Cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.” der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen. Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar.

Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler. Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.

Aynı hakikatler “Allah ve Hâdiseler Karşısında Peygamberâne Duruş” başlıklı Kırık Testi’de ifade edilerek adanmış bir ruhun hadiseler karşısındaki duruşunun ve Allah’a (CC) müteveccihin nasıl bir edep içerisinde olması gerektiğinin tasviri yapılmaktadır: “Kendini Hakk’a adayıp da Allah’a dayanan insan, yürür vazife ve sorumlulukları istikametinde dönüp arkasına bakmadan. Bilir o nasıl bir kuvvete dayandığını ve kimin hesabına hareket ettiğini. Emindir hedefinden, yürüdüğü yolun doğruluğundan ve yol boyu bir lâhza olsun yalnız bırakılmadığından/bırakılmayacağından. 

Bu itibarla da o, hiç mi hiç fikrî, hissî dağınıklığa düşmez, teşevvüş ve tereddüt yaşamaz; mükellefiyetlerini derin bir şuur ve hassasiyetle yerine getirmeye bakar; sonra da ciddî bir iç huzuruyla neticeyi Allah’tan beklemeye koyulur; koyulur ve şe’n-i Rubûbiyet’in gereklerine karışmamaya fevkalâde özen göstererek hareket ve faaliyetlerini sadece ve sadece Hak hoşnutluğuna bağlar. O’nun rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek elinden geldiğince bunun dışındaki bütün değerlere karşı kapanır ve sürekli nefsinin isteklerinden uzak durmaya çalışır.

Bir gün gidip yollar bütünüyle sarpa sarınca ve ufuklar kararıp her yanda telâş ve endişe uğultuları duyulunca da, ne yürüdüğü yola kahreder, ne panikler ne de geriye döner; “Hakk’a dayanır, sa’ye sarılır, hikmete râm olur.” ve Hazreti Nuh gibi “Yâ Rab yenik düştüm; nusretinle teyit et.” der ve bütün samimiyetiyle O’nun hıfzına, riâyetine sığınır ve O’nun lütfedeceği çıkış anını ve çıkış noktasını beklemeye koyulur.”

Hocaefendi “Hayatın gayesi” başlıklı Kırık Testi’de bir hadis-I şeriften mülhem şu tespitleri yapmaktadırlar: “Bildiğiniz gibi hadislerde geçen bir kahramanlık, bir yiğitlik tablosu vardır. İmanla dopdolu bir sine, cephede mücadele içinde iken, etrafındaki insanların hepsi birer birer budanır gibi devrilince, sağına bakmış, soluna bakmış sonra hiç kimsenin kalmadığını görünce atını mahmuzlayıp ileriye atılmış ve bir daha da geriye dönmemiştir. İşte böyle bir anlayışa, böyle bir mantığa bağlı hareket etmek gerekir. Yani siz tek başınıza kalsanız, bütün dünya da mekanize birlikleriyle karşınıza dikilse, siz yine de aynı yolda inat ve sebatla devam etmelisiniz.”

Bir hususi sohbetinde Hocaefendi mealen iki farklı karaktere sahip insandan özetle şöyle bahsetmektedirler: “İşler zorlaşıp karşılarına sarp yokuşlar çıktığında insanlar ikiye ayrılırlar. Birinci gruptakiler gittikleri yolu sorgulamaya başlarlar. Bunlar başlarına gelen hadiseler için kendilerini sorgulamaya güç yetiremeyenlerdir. İkinci gruptakiler ise yolu sorgulamak yerine kendilerini sorgulayanlardır. İşte bu insanlar bu sarp yokuşları aşmaya namzet olanlardır.”

Yolun kaderi bellidir. Peygamberlerin sözlerinde ve onlara gelen kutsal kitaplarda defaatle açıklanmış ve bu hususta sayısız örnekler verilmiştir. Peygamberler ve onların hakiki varislerinin hem beyanlarında hem de yaşantılarında bu yola baş koyanların nelerle karşılacağı çok açık bir şekilde ortaya konmuştur. Dolayısıyla bu bilinen ve haber verilen hadiselerle karşılaşınca sergilenmesi gereken tavır Nebev-i tavır olmalıdır. Yolu sorgulayarak değil, kendimizi sorgulamak suretiyle Allah’a (CC) iltica edilmelidir ki, inayet ve rahmet-i ilahinin celbine vesile olsun ve kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım. Bu hususta Hz. Yunus (AS) ve onun Kur’an’da geçen münâcâtı buna çok güzel bir örnektir. “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi-ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” (21/87)

Hocaefendi “İçten bir münâcât” başlıklı yazısında bu ayetten mülhem şu önemli neticeyi çıkarmaktadırlar: “Esasen “Ben nefsime zulmettim” cümlesi, her büyük müminin duasını noktaladığı bir ifadedir. Hz. Âdem, kâkülünün dağıldığı ve Rabb’isinin yüzüne bakamaz hale geldiği zaman “Rabb’imiz nefsimize zulmettik.” (A’raf, 7/23); Hz. Musa aleyhisselam, belaya maruz kaldığında ise “Rabbim kendime zulmettim, beni mağfiret et.” (Kasas, 28/16) demişti. Evet, hemen her büyük kâmet-i bâlânın böyle bir sürçme karşısında “nefsime zulmettim, haksızlık yaptım, yanlış adım attım” anlamındaki ifadelerle Allah’a yalvardıklarını görürüz.”

Mâna aleminin sultanları hiçbir zaman ümitsiz olamazlar ve asla olmamışlardır. Hocaefendi “Hiçbir zaman ümitsiz olmadım” demekte ve hayatı boyunca insanlara hem yaptıkları hem de telkinleri ile ümit aşılamaktadırlar. Eşrep Edip Üstad Hazretleri ile yapıp yayınladığı röportajında, Üstad’ın “Büsbütün ümitsiz değilim” şeklinde bir ifade kullandığını ifade etmiştir. Bunu gören gayreti ve hamiyetiyle ma’ruf Bekir Berk Ağabey hemen bu ifadenin yanlış anlaşılmaması gerektiğini ve Üstad Hazretlerinin asla ümitsiz olmadığını ve olamayacağına dair bir yazı kaleme alarak neşredilmesini sağlamışlardır. O gün istirahata çekildiğinde rüyasında Üstad Hazretleri’nin onu alnından öptüğünü görür ve tam o esnada bir telefon gelir, telefondaki Üstad’ın talebesi yazdığı yazıdan dolayı Üstad’ın memnuniyetini ve onu alnından öptüğünün haberini verir. Ümitli olma ve bunu insanlara telkin etme o kadar önemlidir ve çok büyük bir kıymete sahiptir.

Hocaefendi, Türkiye’deki zalimlerin yaptıkları kötülükleri hikâye etmenin arkadaşların kuvvey-i maneviyelerini kırdığını, esas yapılması gerekenin oturup, düşünerek ve planlayarak hizmete ait işlerin peşinden koşulması ve aksi takdirde bu menfiliklerin konuşulmasının enerjimizi tüketeceğini ve her zaman sözlerimizi ümitle kafiyelememiz gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Kaynak: Tr724.com | Osman Şahin

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı